18 Haziran 2017 Pazar

SAKIBIN KÖŞKÜ

............
Ey Sevgilim hüzünlü gönlüm dert ile başıboş kalsın mı?
Çare yok mu bu derde haşre kadar bu yara kalsın mı?

Ey zaman geleceğimin mutlu olmasını sağla artık yeter
Yoksa daima talihimin tam tersi bahtım kara kalsın mı?

Binlerce zahmetler verdin ey yar bari kavuşma merhemini lutfeyle
Ne dersin böyle bağrım ayrılık ile binlerce parça kalsın mı?

Ciğerleri dağlayan bu ahın sende niçin tesiri yok
Bu derece ettiğin zulüm düşman yanına kalsın mı?

Ey Sakıp ! İçimdeki yaraya güzel bir name verecek ne var,
Zalim yar mürüvvet yok mu haşre kadar bu yare kalsın mı?

Şair Sakıp Efendi

............


Aşk... Nesiller boyu insanı sarhoş eden bade... İnsanoğlunun kapıldığı kaçınılmaz bir büyü.. Bir aşık ki aşkının nesiller boyu sürmesini istemiş. Köşkler, konaklar, hanlar, hamamlar fanidir demiş Sakıp efendi... ve köşküne şiiriyle ruh vermiş... ondan sonra bu köşk kime yar olursa olsun Sakıp Efendinin mısraları ikinci katın doğusunda kalan odanın duvarlarını dolaşır...

"Dünyada insan yüz tane köşk yaptırsa bile ahiretini ma'mur ve bayındır etmedikçe hiçbir faydası olmaz. Ancak benim isteğim budur ki: ben dünyadan göçüp gittikten sonra bu mesken de başkasının malı olacak..İşte o zaman Cenab-ı Hakk'ın rahmetine sebep olsun diye bu köşkün banisine bir Fatiha okuyup, hatırlasınlar. Bu ferah verici köşkte oturdukları müddetçe bir rahmetle ruhumu şad etsinler , ihya etsinler." demiş Sakıp efendi...

Ve bu umutla şiirini umut rengi mavi ahşap tabelaya yazıp odayı donatmış.



Şanlıurfa'nın Halepli Bahçe denilen mevkisinin en güzel bahçelerinden birine sahip olan bu köşk şimdilerde tüm halka hizmet etmekte.

1845 yılında yapılan bu köşk 172 yıldır hizmet etmenin, banisinin umudunu gerçekleştirmenin gururuyla duruyor. Kim bilir nice seneler daha nice nesillere daha taşıyacak banisini...

Ne demişler... söz uçar yazı kalır... Haklılarmış...

Ruhu şad olsun güzel yürekli şairin...





2 Mayıs 2017 Salı

SAKİN ŞEHİR; HALFETİ

 Bahar doğanın uyanışı gibidir...Birbirinden güzel çeşit çeşit binlerce çiçekle gelir bizlere... Bu çiçeklerin efendisi de güllerdir ve bu güller güzellikleriyle mis kokularıyla Yaradanın bizlere sunduğu mucizevi bir sanat eseridir.
Kitaplara, şiirlere, ilahilere, şarkılara, filmlere, ilham kaynağı olan bu güzellik bugünde yayınımın ilham kaynağı... 
Gülün aşkın her halinde sevgiliyi temsil ettiğini, bülbülün ise gülün aşkıyla yanıp tutuşan aşık olduğu herkes tarafından bilinir. Efsaneye göre gül eskiden kırmızı değilmiş ve bülbüle de hiç yüz vermezmiş. Gülün aşkıyla etrafında pervaneye dönen bülbül artık dayanamaz olmuş ve gülün dalına konuvermiş. Gülün dallarındaki dikenler bülbülün göğsüne batmış ve bülbülün kanı gül ağacının dibine akmış. Ve güllere kırmızı rengini bülbülün kanı vermiş.
Çeşitli renkleri bulunan Güllerin şüphesiz en güzeli kırmızı olanlarıdır. Bu güzellikte bülbülünde hakkını teslim etmek lazım :) 
Pekii en güzeli ve en yaygın olan gül kırmızı güldür bunu biliyoruz. Ama bir gül daha var ki koskoca alem içerisinde sadece Fırat'ın bağrında yetişince özünü sunuyor bizlere. Sadece o bölgeye özgü. 
.
.
Siyahgül
.
.
Şanlıurfa Halfeti'de yetişen bu gül, sadece burada yetiştirilince siyah açıyor, fide ve ya tohumunu alıp başka bir yerde yetiştirebileceğiniz bir gül değil. Ve bu özelliği de özgünlüğü ve asaletinden. Kavuşamayan iki aşığın hüznünden gülün bu rengi aldığı ve aşıkların bedenlerinin karıştığı bu topraklarda gülün siyah renkte açtığı söyleniyor. Çok etkileyici değilmi... 
Kimilerine göre hüznün ve matemin rengi olan siyah, kimilerine göre sonsuzluğun rengidir. Bu gül ise bunların hepsini içinde barındırmanın asaletiyle duruyor. 


Halfeti Şanlıurfa İlimizin güzel mi güzel bir ilçesi.. Bu ilçe Yeni Halfeti ve Eski Halfeti olarak ikiye ayrılıyor. Birecik barajının kurulmasıyla Fırat nehrinin altında kalmış olan bu ilçe Saklı Cennet, Kayıp Kent olarak da anılıyor. Türkiye'de bulunan 11 adet "Citta Slow- Sakin Şehir" ünvanlı kentten biri olan Eski Halfeti, doğası ve sahip olduğu güzelliklerle insanı büyülüyor.


Daha kente ilk girdiğinizde anlıyorsunuz bambaşka bir yere geldiğinizi... Güneydoğu'da bir sahil kasabası adeta burası. Bir ağacın gölgesine oturup huzuru içinize çekeceğiniz bir kent.



İki yakayı birbirine bağlayan asma köprü ile sular altında kalan caminin su yüzünde kalan kısmı kentin en önemli karakteristiklerinden. bu asma köprü Halfeti Gerdanı olarak biliniyor. Güvenlik endişesi ile alternatif olarak yeni bir köprü yapılsa da Halfeti Gerdanı'nın yeri bir başka :)


Baraj Gölü üzerinde tekne turları yapabilir, göl üzerindeki yüzen restoranlarda karnınızı doyurabilirsiniz. dip not: sadece dicle ve fırat nehirlerinde yaşayan şabut balığını burada tadabilirsiniz.





Yayını gül ile açtım gül ile kapatayım :) Siyah açmayacağını bildiğim halde aldığım gül fidesinin açmış halini sizlerle paylaşıyorum... Aşkımızdan etkilenip şenlendi fidemiz kırmızı açtı :)

Aşkla kalın...

29 Nisan 2017 Cumartesi

ZAMANIN DURDUĞU ŞEHİR : MARDİN (1.kısım)

Mardin; uzun zamandır gitmek istediğim nadide şehir. Yaşadığım şehre çok yakın oysaki ama her zaman yakın olana nasıl olsa gidilir düşüncesiyle cepte duran jokerimdi bu şehir :) ee 1 mayıs bu sene pazartesiye denk gelerek gözümüzde mübarek olunca tam zamanı dedik. Mardin güneydoğunun diğer illeri gibi en güzel halini ilkbahar ve sonbaharda sunar misafirlerine. Sevmediğiniz birine "Ağustos'ta Mardin" turu satın alabilirsiniz mesela:)

Mardin sanat, tarih ve lezzeti bir arada taşıyan nadide bir İlimiz. Eski Mardin olarak anılan ve tarihi dokunun yoğunlukta olduğu alana hizmet eden tek bir yol var ve tek yön :)gidişi var ama dönüşü yok:) Mecburiyet caddesi diyorlar buraya ve cadde boyu takı, sabun, baharat, kuruyemiş ,kahve,badem şekeri:), vs. ürünlerin satıldığı dükkanlarla bezeli gezilesi bir cadde. Aracımızı park edip başlıyoruz caddeyi adımlamaya :)


Esnafların hoş muamelesi, şivelerinin tatlılığı, yol üzerinde ikram edilen badem şekerlerinin tadı...hasılı hemen içine alıyor bizi bu kent... cadde boyu yürürken bir yandan da kalacak yer bulma telaşına giriyoruz ta ki Şatana Konağı'nı görene kadar. 1890 yılında Mardin'in yönetici ailesi olan Şatana Ailesi için yaptırılmış. 127 yıldır tüm güzelliğiyle hala nice insanlara hizmet etmekte. Şimdilerde Artuklu Üniversitesinin uygulama oteli olan bu konağa ba yıl dık :) Şanslı günümüzdeymişiz ki otelin tek bir odası kalmış ve en güzel odası :) Odaya çıkınca ikinci bir güzellikle tanışıyor gözlerimiz. Mezopotamya uçsuz bucaksız manzarasına eşlik eden 780 yıllık Şehidiye Camii minaresi... Tarihin içinde kayboluyoruz adeta. Odaya girince ise işte bu diyorum. Yüksek kubbeli tavan, oyma taşla bezenmiş duvarlar,ince uzun pencereler, pencere denizliğindeki bir çift güvercin yumurtası ve muazzam manzara... 








Evet itiraf ediyorum odadan çıkmak istemediğim için programımızda olan Sakıp Sabancı Kent Müzesi'ne geç kaldık. 

Ama pişman değilim yine gideriz ne olmuş :) Binanın dış aydınlatması güzelmiş çok beğendik :D


Geri dönüp Şehidiye Minaresinin altında çaylarımızı yudumlayıp akşam bir denizi andıran Mezopotamya'yı izlemeye koyulduk. Minarenin taş işçiliği görenleri hayran bırakacak güzellikte. 1201-1239 yılları arasında yaptırılmış bu şaheser 800 yılın verdiği haşmetle duruyor.


Bir şehirde gün batımına ve gün doğumuna şahit olmuyorsak o şehri tam olarak anlamış saymıyorum teorik olarak :)

Mardin de bu muazzam kubbenin altında dalmak uykuya şehri anlamanın ötesindeydi benim için. Uyandığımda Mardinliydim artık deyip abartayım :) 

Sabah toparlanıp kahvaltımızı yaptıktan sonra çıkıyoruz ve Zinciriye Medresesi'ne gitmeye karar veriyoruz. Çıkış baya bi zorlu ama kesinlikle değiyor. Bu medrese 1385 yılında Artuklu Hükümdarı Sultan İsa tarafından yaptırılmış. Dış kapısında Besmele-i Şerif ve Neml Suresinin 19. ayetinde geçen Hz. Süleyman Yüce Allah'tan duası işlenmiş. Şöyle ki: "Rabbim bana ve ebeveynime lütfettiğin nimetine şükretmeme, hoşnut olacağın barışçıl bir iş yapmama imkan ver. Ve rahmetinle beni barışsever iyi kullarının arasına sok." Çok etkileyici değil mi?






Peki neden Zinciriye ismi verilmiş bu medreseye diye benim gibi merak edenler vardır mutlaka :) Ulucami'nin iki minaresi arasında bir zincir gerili imiş. Bu minarelerden biri Timur tarafından tahrip edilince bu zincir medresenin iki kubbesinin arasına asılmış. bu sebepten dolayı Medrese Zinciriye olarak anılmaya başlanmış.


Bu civarda bulunan medreselere ilişkin çok güzel bir detayı paylaşmak istiyorum sizlerle. Medresenin avlusunda Hayat Çeşmesi bulunuyor. Bu çeşmeden akan su önce küçük bir havuza buradan da büyük bir havuza akıp oradan da bahçedeki toprağa karışacak şekilde tasarlanmış. Suyun takip ettiği bu yol hayatı ifade etmekte. Kişi önce doğar (çeşme), sonra gençlik dönemini yaşar (küçük havuz), sonra olgunluk ve yaşlılık dönemini ifade eden büyük havuza dökülür. Ve en nihayetinde toprağa karışması ölümü temsil eder.


Zinciriye Medresesinden çıkıp tıngır mıngır iniyoruz merdivenleri :) bi çay içip soluklanmak istiyoruz. Basamaklarında ünlü şairlerin şiirlerinin yazıldığı bir kafe çekiyor dikkatimizi ve giriyoruz içeri. Burası hem kitapçı hem de kafe... Ne zamandır aklımızda olan kitabı burada bulmanın sevinciyle çaylarımızı yudumlarken bir yandan da kitaba göz atıyoruz :) ufak bir çay molası, gazelleri okuyup derinlere daldığımız uzun bir sohbete dönüşüyor. Zaman duruyor bizim için sanki :) Gerçek zamanın durmadığını fark edince yola koyulmamız gerektiğini anlıyoruz :) 



Gezmeyi planladığımız bir çok yeri ziyaret edemeden ayrılıyoruz Mardin'den. Anlıyoruz ki bu kentin bize bir daveti. Yine gelin diyor bize :) Veda etmeden ayrılıyoruz eski Mardin'den. Rotamızı Deyrulzafaran'a çeviriyoruz. Gelin görün ki Pazartesi günü olması sebebiyle ve öğlen saati (dua saatiymiş) olması sebebiyle bize bir buçuk saat kadar beklememiz gerektiğini söylüyor görevli... Bu da ikinci davet sanırım :) Nasip deyip Midyat'a doğru yola koyuluyoruz. 




Dinlerin ve dillerin buluşma noktası Midyat; Asur tabletlerinde "Matiate" olarak geçiyormuş. Meali ise Mağara kenti demekmiş. 

Midyat sokaklarını gezerken Gelüşke Hanı'na rastlıyor ve burada bir müddet soluklanıyoruz. 1903 yılında Süryani bir vatandaş tarafından inşa edilen bu tarihi han yöresel yemeklerin sunulduğu pek çok restorana, köy dinlenme odalarına, şadırvan bahçesine ve kafelere ev sahipliği yapıyor.




Midyat'ın tarihi dar sokaklarında gezinerek Tarihi Konukevine varıyoruz. Burası Sıla Konağı olarak da biliniyor. Harikulade bir konak. Midyat'da bulunan en önemli sivil mimari örneği. Oldukça süslemeli bir giriş kapısına sahip olan konak teraslarından sunduğu manzara ile de gönlümüzü fethetti. Üst katta bulunan yarım daire şeklindeki çıkma balkona ba-yıl-dım :) Orda öylece durup seyretmek istiyorsunuz ama uzun bi fotoğraf sırası olunca :) pek mümkün olmuyo o dediğim :)







Konukevinin ardından Midyat sokaklarında dolaşıp kenti teneffüs edip, ruhunu hissetmek istiyoruz. Hoşgörünün başkenti ilan ediyoruz Midyat'ı. :)







Midyat'a gelmişiz gümüş almadan olur mu hiç :) en göze çarpan takı şahmeranlar çeşit çeşit, desen desen... Şahmeran demişken hikayesini anlatmadan dururmuyum :) durmam :)


Evvel zamanda, Mezopotamya topraklarında doğmuş bir efsane Şahmeran. Yüzyıllardan beri anlatıla gelmiş çeşitli coğrafyalarda. Özellikle yılanlık bir bölge olan Adana-Misis'te ve Mardin'de.
Tahmasp isminde uzun boylu, geniş omuzlu, esmer tenli, çok yakışıklı bir genç yaşarmış zamanın durduğu bu şehirde. 
Binlerce yılanın yaşadığı bir mağaraya yanlışlıkla girmiş Tahmasp. Mağaranın içi o kadar karanlıkmış ki hiçbir şey göremiyormuş, yalnızca etrafında dolanan yaratıkların sesini duyuyormuş. Çaresizlik içinde beklerken bir ışık huzmesi belirmiş. Işık huzmesi kendisine yaklaştıkça gözleri kamaşan Tahmasp, ellerini gözlerine siper ederek etrafında gezinen yaratıkların ne olduğuna baktığında uzunu, kısası, yeşili, siyahı ile envai çeşitte binlerce yılanın çevresini sarmış olduğunu fark etmiş. Yılanların hepsi kafalarını kaldırmış, gelen ışık huzmesine doğru bakıyorlarmış. Tahmasp'ta onların baktığı yöne doğru bakınca birden dona kalmış. Çünkü Tahmasp, bu zifiri karanlık mağaranın içinde hayatında gördüğü en güzel kadının yüzünü görmüş birden. Ona doğru daha dikkatli bakınca kadının belden aşağısının yılan olduğunu fark etmiş. Kadın ona doğru ilerliyormuş, tam karşısında durmuş, gülümseyerek elini ona doğru uzatmış. Ve demişki;
- Korkma benden Tahmasp. Ben yılanlar ülkesinin kraliçesi Şahmeranım. Benden sana zarar gelmez. Ben dünya düzeni kurulmaya başladığı andan beri vardım. Krallığıma hoş geldin. Bundan böyle benim misafirimsin. Şimdi yat ve dinlen. Sonra seninle uzun uzun konuşuruz. Böyle deyip geldiği yoldan geri gitmiş. Tahmasp gördükleri karşısında yaşadığı dehşeti ve şaşkınlığı üzerinden atmaya çalışarak olduğu yerde kıvrılıp uyumuş. 
Ertesi sabah uyandığında Şahmeranı karşısında mükellef bir sofranın başında otururken bulmuş. Tahmasp'ı kahvaltıya davet etmiş Şahmeran. O ise gözlerini şahmerandan alamıyormuş. Şahmeran'da ona bakıyormuş kendinden geçmiş bir halde.
Bak Tahmasp demiş. Ben insanlığın bütün tarihini biliyorum. İstersen sana anlatayım deyip başlamış anlatmaya. Anlatmış, anlatmış, anlatmış günler boyu. Bu sohbetler sırasında Tahmasp ve Şahmeran arasında tarihin en soylu aşklarında birisi başlamış.Gel zaman git zaman Şahmeranın anlatacağı bir şey kalmamış artık. Tahmasp'ta anasını ve yeryüzünü özlemeye başlamış. Bir gün dayanamamış ve düşüncesini Şahmeran'a da açmış. Sevdiğinin kendisinden sıkıldığını ve artık gitmek istediğini duyunca önceleri kesin bir dille reddetmiş Şahmeran. Ancak günler geçip Tahmasp'ın üzüntüsünden eriyip bittiğini görünce dayanamamış ve ona şöyle demiş:
- Ey Tahmasp beni iyi dinle, sözlerime iyi kulak ver. Biliyorum, gitmene izin verirsem sende bana ihanet edeceksin ve yerimi diğer insanlara söyleyeceksin. Ancak bu topraklarda aşklar ölümünedir. Seni çok sevdiğimden dolayı üzülmene dayanamıyorum. Bu sebeple gitmene izin veriyorum. Ancak bana bir söz vermeni istiyorum. Ne sebeple olursa olsun başka insanlarla beraber suya girme.
Tahmasp sevinçle Şahmerana sarılmış ve ona asla ihanet etmeyeceğine dair yeminler etmiş. Tahmasp mağaradan çıktıktan sonra bir köye yerleşmiş ve marangozluk yapmaya başlamış. Arada sırada da gizlice mağaraya giderek Şahmeranı ziyaret ediyormuş. Tahmasp'ın yaşadığı ülkenin kralı bir gün amansız bir hastalığın pençesine düşmüş. Ülkenin bütün hekimleri gelmiş ama kralın hastalığına çare olamamışlar. Kralın kötü kalpli bir veziri varmış. Vezir her seferinde krala hastalığının tek çaresinin Şahmeranda olduğunu söylüyormuş 
Onun etinden bir parça yemesinin kralın hastalığının dermanı olacağını kralın kafasına sokmuş. Kralda Şahmeranın bir an önce bulunmasını emretmiş. Bütün ülkede Şahmeran aranmış. Sonunda bilge bir adam bütün insanların gruplar halinde hamamlara ve nehirlere sokulmasını tavsiye etmiş böylece Şahmeranın yerini bilen varsa onu bulabileceklerini söylemiş. Vezirde ülkedeki herkesi hamamlara sokmaya başlamış. Askerler Tahmasp'ın yaşadığı köye de gelmişler ve herkesi toplayarak büyük bir hamama götürmüşler. Tahmasp Şahmerana verdiği sözü hatırlayarak önce gitmek istememiş. Ancak askerler onu zorla içeri sokmuşlar. Tahmasp hamama girdikten sonara herkesin gözünün üzerine dikildiğini fark etmiş. Kendisine bakınca bütün vücudunun yılanlarınki gibi pullarla kaplandığını fark etmiş. Askerler hemen Tahmasp'ı yakalayarak vezirin huzuruna getirmişler. Kötü kalpli vezirin amacı kralı iyileştirmek falan değilmiş. Şahmeranı yakalayıp dünyanın bütün sırlarına sahip olmak istiyormuş. Tahmasp'a günlerce işkence yaptıktan sonra Şahmeranın yerini söyletmiş. Askerler hemen gidip Tahmasp'ın söylediği yerde mağarayı bulmuşlar ve Şahmeranı oradan çıkarıp saraya getirmişler. Şahmeran ve Tahmasp kralın huzurunda karşı karşıya gelmişler. Şahmeran üzüntülü ve utanç dolu Tahmasp'a dönmüş: Ey sevdiğim, üzülme. Biliyorum ki sen bana kendi canın için ihanet etmedin ama bende sana dememiş miydim bu topraklarda aşklar ölümünedir diye. Bak şimdi anladın mı? Sen üzülme ne olur! 
Tahmasp Şahmeranın bu sözleri karşısında daha da utanmış. Şahmeran sözlerine devam etmiş. Şimdi size sırrımı vereceğim. Kim ki benim kuyruğumdan bir parça koparıp yerse O bütün dünyanın sırrına ve gizemine vakıf olacak. Her kim ki benim kafamdan bir parça koparıp yerse o da o anda öte dünyayı boylayacak.Şahmeran daha sözlerini bitirmeden kötü kalpli vezir elinde kocaman kılıcı ile atılıp Şahmeranın bedenini iki parçaya ayırmış. Ve kuyruğundan bir parça koparmış Tahmasp'ta duyduğu acı ve utancın etkisi ile fırlayıp oracıkta ölmek için sevdiğinin, Şahmeranın kafasından bir parça ısırıvermiş. Kötü kalpli vezir kuyruktan kopardığı parçayı ağzına atar atmaz oracıkta can vermiş. Tahmasp'a ise hiçbir şey olmamış Şahmeran son anda yaptığı planı ile bütün bilgisinin sevdiğine geçmesine sebep olmuş. Ancak Tahmasp sevdiğini kaybetmenin acısına dayanamayarak kendisini dışarı atmış ve dağ bayır, ülke ülke dolaşmaya başlamış. O günden sonrada Lokman Hekim efsanesi almış başını yürümüş...

Bu efsane üzerine en güzelinden şahmeranımı aldıktan sonra Midyat'tan ayrılıyoruz. Bir sonraki durağımız Beyaz su Vadisi :) Mardin'in Nusaybin İlçesinde bulunuyor bu vadi. Önceleri bana Nusaybin'in bu kadar yeşil bir yer olduğunu söyleseler inanmazdım. Hayallerimden çok farklı çıktı. ve Midyat Nusaybin yolu bize harika manzaralar sundu. Nihayet Beyaz Su'ya vardığımızda kurt gibi acıkmıştık. Vadi boyu sıralanmış tesislerden birine kurulup ilk iş siparişimizi verip su sesinin ritmine bıraktık kendimizi :) ayaklarınız serin suda rahatlarken siz yemek yiyebilir, veya oturduğunuz yerden ayaklarınızı suya sokabilirsiniz. Peyzaj olarak çok daha güzel değerlendirilebilecek olan bu tesisler mevcut halleri ile de baya keyif veriyor bize :) hele bide yazın tam sıcağında bu buz gibi su içerisinde yenilen yemeğin hazzını tahmin bile edemiyorum. Siparişimizin gelmesi bir saati alsa da o anki açlığımızdan mıdır nedir lezzet bizi mest etti hele kasaya gidince durum daha da katmerlendi. Servis yavaş olabilir ama lezzet garanti :)



Ruhumuzu, Gözümüzü, Bedenimizi, Damağımızı şenlendirip yüzümüzde kocamaan bir gülümseme ile ayrılıyoruz Mardin'den :) bir sonraki ziyaretimiz için sabırsızlanıyorum :)

12 Ocak 2017 Perşembe

MEMLEKET DEDİGİN; TATVAN !!

Van Gölü’nün güney batı kıyısında, Nemrut Dağı’nın doğu eteğinde düzlük yüksek bir alanda kurulmuş olan Tatvan, Bitlis İlimizin bir İlçesi ve benim caaanım memleketimdir :) Memleketimde ne yaparız ne ederiz nasıl yaşarız bunlardan bahsedeyim istedim :) Memleket bu ya hep güzel görür insan derler ama Tatvan hakikaten çok güzel bir ilçe. Çevresindeki yerlerden sıyrılmış hem konum olarak hem de doğal güzellikleriyle görülesi, sevilesi, yaşanası memleket :)


Yazı ayrı kışı ayrı güzeldir Tatvan’ın :) Yazın kendinizi sahil kasabasında, kışın ise kayak merkezlerinden birindeymiş gibi hissedersiniz. Burada şehrin size sunduğu manzarayı hiçbir kayak merkezinde bulamazsınız  ayrı tabi…


Bizim denizimiz :) olan Van Gölü en büyük avantajlarımızdan bir tanesi… Dört mevsim şehre çok güzel bir manzara kazandırmasının yanı sıra yazın denize :) girer serinler kenarında piknik yaparız. Kışın sıcak evlerimizde oturur manzarayı seyre dalarız. Tatvan sahili yazın bütün şehrin akın ettiği mekandır. Sahilde yürüyüş yapabilir, iskeleden kalkan teknelerle tekne turuna çıkabilir, sahil yolu ekspresinde arkanıza yaslanıp insanları izleyebilir ya da yol boyu sıralanmış işletmelerde güzel zaman geçirebilirsiniz. Sahile kışın gelmenizi pek önermem :)



 

Bir diğer mekan da Feribot Parkı. Van – Tatvan demiryolunun aktarma görevini üstlenen Feribot İskelesinin bulunduğu alanı kapsayan bu park da şehrin uğrak noktalarından biri.


Bu iki mekanın manzarasının güzelliğine güzellik katan  Nemrut ve Süphan Dağlarından da bahsetmeden olmaz. Yılın büyük bir çoğunluğunda karlı bir görüntü sunan bu dağlar göl ile bütünleşince yemede yanında yat bir manzara sunuyor :) 


Gelelim Süphan Dağının efsanesine ; Doğu Anadolu’nun Romeo ve Juliet’i olan İki sevgili; Hace ile Siyabent birbirlerini büyük bir aşkla sevmektedirler. Fakat bu aşklarına aileleri karşı çıkar. Bir gün iki sevgili kaçmaya karar verirler. Gece yarısından sonra Siyabent ile Hace, Süphan Dağı eteğinde buluşurlar. Süphan Dağı zirvesine doğru çıkarlar. Gökyüzünde pırıl pırıl yanıp sönen yıldızların ve dolunayın altında yürürler. Epey bir zaman sonra yorulurlar. Dinlenmek için bir mola verirler. Mola verdikleri yer karanlık denilen Süphan Dağı eteğindeki uçurumun tepesidir. Burada kuracakları yuvayı hayal ederler. Çok yorulan Siyabent başını Hace’nin dizine koyup derin bir uykuya dalar. O sırada bir geyik sürüsü üzerlerine gelmektedir. Sürünün liderliğini yapan erkek geyik bu iki sevgiliyi görür. Onları rahatsız etmemek için erkek geyik dişi geyiğe ve sürüyü oraya yaklaştırmaz. Bu durum karşısında Hace çok duygulanır. Gözünden damlayan yaşlar sevgilisinin yüzüne düşer. Siyabent uyanır. Bakar ki sevgilisinin gözünden yaşlar akmaktadır. Hace’ye niçin ağlıyorsun’’ diye sorar. Sevgilisini ağlatanın bir geyik olduğunu öğrenince. ‘‘Seni ağlatan o geyiğin ciğerini söküp sana getireceğim’’ der ve yerinden ok gibi fırlayıp geyiğin peşine düşer. Güneşin batmasına yakın uzaktan görülür. Geyiği yakalayıp omzuna atarak Hace’nin yanına gelir. Geyiğin ciğerini sökmek için bıçağını çıkarıp tam keseceği zaman geyiğin can havliyle ayaklarını çırpmasıyla Siyabent uçurumdan aşağıya düşer. Hace düşen sevgilisinin ardından: ‘‘Sen olmadan ben de yaşayamam’’ diyerek kendini uçurumdan aşağıya atar. Bu acı olay dilden dile dolaşarak efsaneleşir. İki sevgilinin düştüğü yerde her yıl karların erimesiyle iki tane gül açar. Adeta bu ölümsüz aşk efsanesini hatırlatır.
Kıssadan hisse: Anlayıp dinlemeden yapılan her iş insanı güzel bir şey yapayım derken uçuruma götürür. :(

Nemrut Dağı ve Krater Gölü; zalim hükümdar Nemrut’un burayı yayla olarak kullandığı söylenen uyuyan aktif bir yanardağdır. Çember biçimli dağın şiddetli patlamalar sonucu sivriliği kaybolmuş ve Krater Gölü oluşmuştur. Nemrut’un bu patlamalardan önce burada yaşadığı, dağın patlamasıyla zalimliklerinin benzerliği sebebiyle halkın bu dağa Nemrut adını verdiği biliniyor. Van Gölü’nün de bu dağın patlamasıyla çıkan lavlar sonucu ortaya çıktığı varsayılmaktadır.




Evliya Çelebi Van, Tebriz, Bağdat ve Basra seyahatini anlattığı Seyahatname’nin 4. Cildinde bugünkü Türkçeye uyarlanmış şekliyle bakın ne demiş; “...Peygamberin Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra Erzurum’da bir ejder çıkmış ama Abdurrahman Gazi Hazretleri tarafından canavarın taş kesilmesi sağlanmıştı. Ejderin, Süphan Dağı’nda bir eşi vardı ve yalnız kalan bu ejder Azerbaycan ile Diyarbakır taraflarını harap etti. Van halkı, Hazret-i Peygamber’in huzuruna çıkıp yardım istediler. Peygamber ‘Ya Ali, yetiş ve bu yılanı kılıcın Zülfikar ile kahreyle’ buyurdu.
Hazreti Ali bu emir üzerine atı Düldül’e binip Süphan Dağı’na çıktığı zaman, ejderhanın Van Gölü’nden su içtiğini gördü. Nara atarak ejderin üzerine saldırdı ve hayli cenk ettikten sonra canavarı öldürüp leşini göle düşürmeye muvaffak oldu. Sonra, ejderin yuvası olan mağaraya gitti ve yavrusunu gördü. Mağaranın önünde hemen iki rekat namaz kıldı ve mağara girişi o anda bir kaya ile örüldü. Gölün sahilinde kendi kendine örülen bu duvara, o zamandan beri ‘Ali Kayası’ adı verilir.
Leşin göle düşmesinden asırlar sonra, Selçuklu Hükümdarı Kılıçaslan, 1130 yılında Erciş Kalesi’ni inşa ettirirken canavarın kemiklerini çıkarttırdı ve iskeletini kulelerin arasına koydurttu. Artık denizden yahut karadan gelen bütün yolcular bu kemikleri görebiliyordu. Büyük cengaver Timur, 1402 tarihinde kaleyi muhasara etti ama ele geçiremedi. Memleketine eli boş dönmek istemeyince ejderhanın kemiklerini yanına aldı, develere yükleyip götürdü.
Van’a gittiğimizde, bizi ejderin mağarada mahpus olan yavrusunun bulunduğu kayaların yakınına kadar götürdüler. Bir saat kadar bekledik ama içeriden bir ses gelmedi. Derken, bizimle beraber olan dostlarımızdan biri, elindeki mızrağı kayadaki oyuklardan birine soktu. İçeriden gelen ses, hepimizi korkuttu. Kayaların gerisinden bulutu andıran siyah ve kokulu bir duman yükseldi. Canavarın yavrusunun kaçtığını anladık, biz de kaçmaya başladık fakat canavarın vücudunu göremedik. Ama, Van’da, ejderin kuyruğunun kayaların çatladığı yerden dışarıya 50-60 arşın kadar çıktığını söyleyip yemin eden birçok kişiye rastladım..." 

Şimdi bile ürperdim:) İşte meşhur Van Gölü Canavarı’nın hikayesi budur. Yaşadığım seneler boyunca Canavar’a rastlamadım rastalayanını da görmedim. Ama kim bilir belkideee… :)




Tatvan’ımızın güzel değerlerinden biride kar :) Nemrut Dağı Krater Gölü ile Van Gölü arasında bulunan kayak merkezinde karı eğlenceye çevirebilir, sıcak bir sahlep ile eğlencenizi katmerlendirebilirsiniz. Bu manzara eşliğinde kayak yapmayı her yerde bulamazsınız. Benden söylemesi :)



Vee tabiikiii Güneşin doğuşuna değinmeden yazımı bitiremeyecem, zira Güneşin en güzel doğduğu yerlerden biri şüphesiz TATVAN. Bunu izlemek için en güzel yer ise Annemin balkonu :) Ama sizler feribot parkından da izleyebilirsiniz :)

 

İnsan memleketini anlatmaya doyamıyormuş :) Tamam tamam pozitif ayrımcılık yapmayacam. 

Sağlıcakla kalın… :)