12 Ocak 2017 Perşembe

MEMLEKET DEDİGİN; TATVAN !!

Van Gölü’nün güney batı kıyısında, Nemrut Dağı’nın doğu eteğinde düzlük yüksek bir alanda kurulmuş olan Tatvan, Bitlis İlimizin bir İlçesi ve benim caaanım memleketimdir :) Memleketimde ne yaparız ne ederiz nasıl yaşarız bunlardan bahsedeyim istedim :) Memleket bu ya hep güzel görür insan derler ama Tatvan hakikaten çok güzel bir ilçe. Çevresindeki yerlerden sıyrılmış hem konum olarak hem de doğal güzellikleriyle görülesi, sevilesi, yaşanası memleket :)


Yazı ayrı kışı ayrı güzeldir Tatvan’ın :) Yazın kendinizi sahil kasabasında, kışın ise kayak merkezlerinden birindeymiş gibi hissedersiniz. Burada şehrin size sunduğu manzarayı hiçbir kayak merkezinde bulamazsınız  ayrı tabi…


Bizim denizimiz :) olan Van Gölü en büyük avantajlarımızdan bir tanesi… Dört mevsim şehre çok güzel bir manzara kazandırmasının yanı sıra yazın denize :) girer serinler kenarında piknik yaparız. Kışın sıcak evlerimizde oturur manzarayı seyre dalarız. Tatvan sahili yazın bütün şehrin akın ettiği mekandır. Sahilde yürüyüş yapabilir, iskeleden kalkan teknelerle tekne turuna çıkabilir, sahil yolu ekspresinde arkanıza yaslanıp insanları izleyebilir ya da yol boyu sıralanmış işletmelerde güzel zaman geçirebilirsiniz. Sahile kışın gelmenizi pek önermem :)

 


 

Bir diğer mekan da Feribot Parkı. Van – Tatvan demiryolunun aktarma görevini üstlenen Feribot İskelesinin bulunduğu alanı kapsayan bu park da şehrin uğrak noktalarından biri.


Bu iki mekanın manzarasının güzelliğine güzellik katan  Nemrut ve Süphan Dağlarından da bahsetmeden olmaz. Yılın büyük bir çoğunluğunda karlı bir görüntü sunan bu dağlar göl ile bütünleşince yemede yanında yat bir manzara sunuyor :) 


Gelelim Süphan Dağının efsanesine ; Doğu Anadolu’nun Romeo ve Juliet’i olan İki sevgili; Hace ile Siyabent birbirlerini büyük bir aşkla sevmektedirler. Fakat bu aşklarına aileleri karşı çıkar. Bir gün iki sevgili kaçmaya karar verirler. Gece yarısından sonra Siyabent ile Hace, Süphan Dağı eteğinde buluşurlar. Süphan Dağı zirvesine doğru çıkarlar. Gökyüzünde pırıl pırıl yanıp sönen yıldızların ve dolunayın altında yürürler. Epey bir zaman sonra yorulurlar. Dinlenmek için bir mola verirler. Mola verdikleri yer karanlık denilen Süphan Dağı eteğindeki uçurumun tepesidir. Burada kuracakları yuvayı hayal ederler. Çok yorulan Siyabent başını Hace’nin dizine koyup derin bir uykuya dalar. O sırada bir geyik sürüsü üzerlerine gelmektedir. Sürünün liderliğini yapan erkek geyik bu iki sevgiliyi görür. Onları rahatsız etmemek için erkek geyik dişi geyiğe ve sürüyü oraya yaklaştırmaz. Bu durum karşısında Hace çok duygulanır. Gözünden damlayan yaşlar sevgilisinin yüzüne düşer. Siyabent uyanır. Bakar ki sevgilisinin gözünden yaşlar akmaktadır. Hace’ye niçin ağlıyorsun’’ diye sorar. Sevgilisini ağlatanın bir geyik olduğunu öğrenince. ‘‘Seni ağlatan o geyiğin ciğerini söküp sana getireceğim’’ der ve yerinden ok gibi fırlayıp geyiğin peşine düşer. Güneşin batmasına yakın uzaktan görülür. Geyiği yakalayıp omzuna atarak Hace’nin yanına gelir. Geyiğin ciğerini sökmek için bıçağını çıkarıp tam keseceği zaman geyiğin can havliyle ayaklarını çırpmasıyla Siyabent uçurumdan aşağıya düşer. Hace düşen sevgilisinin ardından: ‘‘Sen olmadan ben de yaşayamam’’ diyerek kendini uçurumdan aşağıya atar. Bu acı olay dilden dile dolaşarak efsaneleşir. İki sevgilinin düştüğü yerde her yıl karların erimesiyle iki tane gül açar. Adeta bu ölümsüz aşk efsanesini hatırlatır.
Kıssadan hisse: Anlayıp dinlemeden yapılan her iş insanı güzel bir şey yapayım derken uçuruma götürür. :(

Nemrut Dağı ve Krater Gölü; zalim hükümdar Nemrut’un burayı yayla olarak kullandığı söylenen uyuyan aktif bir yanardağdır. Çember biçimli dağın şiddetli patlamalar sonucu sivriliği kaybolmuş ve Krater Gölü oluşmuştur. Nemrut’un bu patlamalardan önce burada yaşadığı, dağın patlamasıyla zalimliklerinin benzerliği sebebiyle halkın bu dağa Nemrut adını verdiği biliniyor. Van Gölü’nün de bu dağın patlamasıyla çıkan lavlar sonucu ortaya çıktığı varsayılmaktadır.




Evliya Çelebi Van, Tebriz, Bağdat ve Basra seyahatini anlattığı Seyahatname’nin 4. Cildinde bugünkü Türkçeye uyarlanmış şekliyle bakın ne demiş; “...Peygamberin Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra Erzurum’da bir ejder çıkmış ama Abdurrahman Gazi Hazretleri tarafından canavarın taş kesilmesi sağlanmıştı. Ejderin, Süphan Dağı’nda bir eşi vardı ve yalnız kalan bu ejder Azerbaycan ile Diyarbakır taraflarını harap etti. Van halkı, Hazret-i Peygamber’in huzuruna çıkıp yardım istediler. Peygamber ‘Ya Ali, yetiş ve bu yılanı kılıcın Zülfikar ile kahreyle’ buyurdu.
Hazreti Ali bu emir üzerine atı Düldül’e binip Süphan Dağı’na çıktığı zaman, ejderhanın Van Gölü’nden su içtiğini gördü. Nara atarak ejderin üzerine saldırdı ve hayli cenk ettikten sonra canavarı öldürüp leşini göle düşürmeye muvaffak oldu. Sonra, ejderin yuvası olan mağaraya gitti ve yavrusunu gördü. Mağaranın önünde hemen iki rekat namaz kıldı ve mağara girişi o anda bir kaya ile örüldü. Gölün sahilinde kendi kendine örülen bu duvara, o zamandan beri ‘Ali Kayası’ adı verilir.
Leşin göle düşmesinden asırlar sonra, Selçuklu Hükümdarı Kılıçaslan, 1130 yılında Erciş Kalesi’ni inşa ettirirken canavarın kemiklerini çıkarttırdı ve iskeletini kulelerin arasına koydurttu. Artık denizden yahut karadan gelen bütün yolcular bu kemikleri görebiliyordu. Büyük cengaver Timur, 1402 tarihinde kaleyi muhasara etti ama ele geçiremedi. Memleketine eli boş dönmek istemeyince ejderhanın kemiklerini yanına aldı, develere yükleyip götürdü.
Van’a gittiğimizde, bizi ejderin mağarada mahpus olan yavrusunun bulunduğu kayaların yakınına kadar götürdüler. Bir saat kadar bekledik ama içeriden bir ses gelmedi. Derken, bizimle beraber olan dostlarımızdan biri, elindeki mızrağı kayadaki oyuklardan birine soktu. İçeriden gelen ses, hepimizi korkuttu. Kayaların gerisinden bulutu andıran siyah ve kokulu bir duman yükseldi. Canavarın yavrusunun kaçtığını anladık, biz de kaçmaya başladık fakat canavarın vücudunu göremedik. Ama, Van’da, ejderin kuyruğunun kayaların çatladığı yerden dışarıya 50-60 arşın kadar çıktığını söyleyip yemin eden birçok kişiye rastladım..." 

Şimdi bile ürperdim:) İşte meşhur Van Gölü Canavarı’nın hikayesi budur. Yaşadığım seneler boyunca Canavar’a rastlamadım rastalayanını da görmedim. Ama kim bilir belkideee… :)




Tatvan’ımızın güzel değerlerinden biride kar :) Nemrut Dağı Krater Gölü ile Van Gölü arasında bulunan kayak merkezinde karı eğlenceye çevirebilir, sıcak bir sahlep ile eğlencenizi katmerlendirebilirsiniz. Bu manzara eşliğinde kayak yapmayı her yerde bulamazsınız. Benden söylemesi :)



Vee tabiikiii Güneşin doğuşuna değinmeden yazımı bitiremeyecem, zira Güneşin en güzel doğduğu yerlerden biri şüphesiz TATVAN. Bunu izlemek için en güzel yer ise Annemin balkonu :) Ama sizler feribot parkından da izleyebilirsiniz :)

 

İnsan memleketini anlatmaya doyamıyormuş :) Tamam tamam pozitif ayrımcılık yapmayacam. 

Sağlıcakla kalın… :) 






15 Kasım 2016 Salı

GÜZEL ATLAR DİYARI : KAPADOKYA


Kapadokya ne afilli isim değil mi? Ama baştan söylemeliyim, isminin hakkını veriyor bu arkadaş :) 

Kapadokya; 60 milyon yıl önce ErciyesHasandağı ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkan bölgeye denmekte.
Kapadokya bölgesi, başta Nevşehir olmak üzere KırşehirNiğdeAksaray ve Kayseri illerine yayılmış bir bölge imiş.
Bu bölgedeki insan yerleşimi Paleolitik döneme kadar uzanmaktaymış. Hititler'in yaşadığı bu topraklar daha sonraki dönemlerde Hrıstiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuş. Kayalara oyulan evler ve kiliseler, bölgeyi Roma İmparatorluğu'nun baskısından kaçan Hıristiyanlar için devasa bir sığınak haline getirmiş.

Biz bu nadide bölge ile karşılaştığımızda güneş bütün ihtişamıyla batıp yerini  2034 yılına kadar bir daha gözlemlenemeyecek olan Süper Ay’a bırakmıştı.


Göreme’de bulunan otelimize yerleştikten sonra biraz dinlenip terasa çıkıp bu özel manzaranın , Süper Ay’ın keyfini çıkarmasak olmazdı. Onca yorgunluğumuza rağmen bu keyiften mahrum kalamazdık :)



Sabah erken uyanalım telkinleriyle uyuduk ama her zamanki gibi kahvaltıya kıl payı yetişecek şekilde uyandık :) Kahvaltı esnasında gezi rotamıza karar veriyor ve yola düşüyoruz :) İlk durağımız Derinkuyu Yer Altı Şehri :) Peri Bacalarının arasından süzülen yolumuz bizi Niğde-Aksaray istikametine götürüyor. Aksaray'ı önüne aldın mı tamam :) 


Derinkuyu Yer Altı Şehri hakkında kısa bir bilgi vereyim öncelikle :) Kapadokya bölgesinin jeolojik oluşumu sayesinde inşa edilmiş sekiz katlı Derinkuyu Yeraltı Şehri, büyük bir topluluğu içinde barındıracak ve ihtiyaçlarını karşılayacak mekânlardan oluşuyor.

Derinkuyu'nun ilk yerlileri Asur kolonilerine kadar uzanıyormuş. II. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun zulmünden kaçan ilk Hıristiyanlar Antakya ve Kayseri üzerinden Kapadokya'ya gelerek buraya yerleşmişler. Bölgedeki yeraltı şehirlerini kuran ilk Hıristiyanlar, girişleri kolayca fark edilemeyecek şekilde yapılmış bu şehirlerde saklanarak Romalı askerlerin zulmünden kurtulabilmişler. Yeraltı şehirlerinde uzun süre dışarı çıkmadan yaşamak zorunda kalabilecekleri için erzak depoları, havalandırma bacaları, şarap imalathaneleri, kiliseler, manastırlar, su kuyuları, tuvaletler ve toplantı odaları yaparak alanlarını genişletmişler. Birbirine bağlı odalardan oluşan bu şehirlerde bazı odalar ancak bir insanın geçebileceği kadar dar tünellerle birbirine bağlanıyor. Tünellerin giriş çıkışlarında güvenlik nedeniyle tüneli kapatmak için kullanılan büyük taş silindirler var.






Mutlaka görülmesi gereken bir miras olan bu yeraltı şehri inerken heyecanla farkettirmiyor da çıkışta bizi baya bi yoruyor :) Derinkuyu’dan büyülenmiş bir şekilde ayrılıyor ve yönümüzü yine Aksaray’a veriyoruz :) bir sonraki durağımız Narlı Göl :) Tabelaları takip ederek hedefe ulaşmaya çalışıyoruz. Hafifçe bir tepeyi geçtikten sonra yolun bitiminde pat diye karşımıza çıkıyor bu göl:) Ani bir frenle duruyoruz :) Azcık korktuk ama olsun :) Bu yolda biraz yavaş gitmekte fayda var yoksa göle uçuyoruz korkusuyla karşı karşıya kalabilirsiniz:) Evet işte karşımızda Narlı Göl :)



Narlı göl kalderanın(cadı kazanı) tabanına oturmuş bir krater gölü ama buranın oluşumu ile ilgili ilginç bir efsane var. Gelelim bu gölün efsanesine :) Birbirlerini çok severek evlenmiş bir çift ve onların yeni doğmuş bebekleri, küçük, yoksul bir evde yaşarlarmış. Zaman gelmiş ve genç koca karısını ve bebeğini bırakıp askere gitmek zorunda kalmış. Zaman geçmiş, kış bastırmış. Fırtınalı bir günde köyün girişinde uzun beyaz sakallı, bastonlu, yaşlı bir adam belirmiş. Bitkin görünüyormuş, evlerin kapılarını tek tek çalmaya başlamış. Birazcık ekmek ve su istemiş köylülerden. Hiç kimse ama hiç kimse bu adama istediğini vermemiş, yüzüne çarpmışlar kapıyı. Bir ev dışında… Genç kadın aceleyle bir bardak su ve bir parça ekmek getirmiş yaşlı adama. Adam; “kızım çocuğunu da al ve şu dağa çık. Dağın tepesine gelene kadarda arkana bakma” demiş genç kadına. Kadın yaşlı adamın sözünü tutup yola koyulmuş. Tam zirveye varmak üzereyken yorulup ve birazcık da merakına yenik düşüp arkaya bakmış. O anda kadının göğsünden sular fışkırmaya başlamış. Öyle ki bütün köy sular altında kalmış. Kadın ve çocuk ise taşa dönüşmüşler öylece… Rivayet edilir ki; bu göl senede bir kurban alırmış ve hiç kimse o cesedi bulamazmış, ta ki yedi sene sonra göl cesedi dışarı fırlatana kadar. Ve yine rivayet edilir ki Narlıgöl kurban istediğinde bağırırmış… İlginç :)


Narlıgölden hızlıca :) ayrılıp Ihlara Vadisine doğru yola koyuluyoruz:) Ihlara Vadisi Melendiz çayının yüzyıllar boyunca aşındırması oluşmuş yaklaşık 150 metre derinliğinde bir vadi.












Mükemmel bir yürüyüş parkuru olmasının yanı sıra vadiyi oluşturan kayalarda yüzlerce kilise olduğu söylenmekte. Biz bir kaçını görebildik. En Meşhurları aynı zamanda :) Bunlar: Yılanlı, Ağaç Altı, Sümbüllü ve Kırk Dam Altı Kilise… Bütün kiliselerin temel özelliği olan haç şeklinde mimari bunlarda da hakim..


 




Güzel bir yürüyüşün ardından bizi Çay’ın üzerine ahşap iskele ile kurulmuş güzel bi dinlenme yeri karşılıyor. Teyzeler gözleme yapıyolar çay var daha ne olsun deyip çöktük mekana :) Lezzet tartışılır ama ambians şahane :)


 

 

 

 

Ihlara Vadisindeki gezintimizin ardından güneşin doğuşunu izlemek için Göreme’de bulunan Aşıklar Tepesine gidiyoruz :) Bizim mekan yani :P Havanın bulutlu olmasından mütevellit beklediğimiz gibi bir gün batımını bulamasak da :) bu tepeden Kapadokya manzarasını seyre dalmak yetiyor :) 








Güneş batınca bizde pilimizin bittiğini anlıyoruz :) Göreme’de üç beş tur atıp karnımızı doyurduktan sonra otelin yolunu tutuyoruz… Bu arada bu bölgede mağara odaların bulunduğu oteller mevcut. Nefes almada sıkıntı çektiğimden biz taş evde kalmayı tercih ettik ama mağara odalar daha güzeldi :) Eğer bir rahatsızlığınız yoksa şiddetle tavsiye :)

Kapadokya’daki son günümüz olması sebebiyle erkenden uyanmayı başarıyoruz :) Kahvaltının ardından ilk rotamız balonları izlemeye gidiyoruz :) Bu defa balonlara binmeye cesaret edemediğimizden izleyelim bari diyoruz :)


Daha sonraki rotamız Göreme Açık Hava Müzesi… Göreme Açıkhava Müzesi, M.S. IV. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar yoğun bir şekilde manastır hayatına ev sahipliği eden bir kaya yerleşim yeri.

 









Göreme de göreceğimizi gördük :) veda vakti… Düşüyoruz Ürgüp yollarına :) Çok tatlı bir ilçe Ürgüp Çarşısı sokakları mimarisi… Eee meşhur Asmalı Konak’ı ziyaret etmeden dönmek olmaz :) Çook güzel ve kocamaan bir konak :) 



Ürgüp çarşısından harika el boyama kaselerden aldıktan sonra gezimizin sonuna geliyor ve dönüş yolculuğuna hazırlanıyoruz. Zamanlamamız harika yola çıktığımız anda kar yağmaya başlıyor… Kapadokya ayrılığımıza dayanamayıp buz kesiyor adeta :) Üzülme Kapadokya yine geliriz :)



14 Kasım 2016 Pazartesi

AşK'IN BAŞKENTİ AMASYA



Neden mi Aşk’ın Başkenti dedim? Efsaneleşmiş Aşk hikayeleri ile ölümsüzleşen Ferhat
ile Şirin’in memleketindeyiz de ondan :) Şehre girdiğimiz anlarda Ferhat İle Şirin’in heykelleri karşılıyor bizi. Durup bakınalım diyoruz ki burasının Aşıklar Müzesi olduğunu öğreniyoruz. Ferhat ile Şirin’in memleketi olması sebebiyle burada efsaneleşmiş diğer aşk hikayelerinin kahramanlarının heykellerinin olduğu ve Aşk’ ın hallerinin anlatıdığı bir müze yapılmış. Çok güzel olmuş bence :) 

Eee memleketlerine gelmişiz şimdi hikayeyi bir anımsayalım derim ben. Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir. Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir'e suyu getir, Şirin'i vereyim” der, demesine de su, Şahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir. Ferhat'ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde. Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır. Ferhat’ın dağları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da, acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Şirin'in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat'ın başı döner, dünyası yıkılmıştır zaten “ŞİRİN !” seslenişleri yankılanır kayalarda. Ferhat'ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat'ın yanına. Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş, sevenlerin anısına, ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. iki sevgiliyi, iki gülü ayırmak için. :( 


Ferhat ile Şirin namı diğer Aşk Müzesinden ayrılıp, görmek için sabırsızlandığım yalı boyu evlerine varıyoruz. 


Genel itibari ile kentten bahsetmek gerekirse; Amasya canım ülkemizin Karadeniz Bölgesi’nde bulunan güzel mi güzel, şirin mi şirin, asil mi asil bir kent. Dağların arasından süzülen Yeşilırmak’ın oluşturduğu vadide kurulu olan bu kent, insanı içine hemen alıveriyor. Dağların heybetinden midir? Yeşilırmak’ın huzur renginden midir? İnsanı güvende hissettiriyor. Öylece oturup seyredesiniz geliyor.. O çetin dağları.. İnsanlığın yaşama azmini.. Yeşilırmak kenarında inci gibi dizilen tarihi Osmanlı konakları ise kentin kaymağı tabiri caizse :) 


Kentin güzelliği, şirinliği şöyle dursun birazda asaletinden bahsedelim.. Amasya Şehzadeler Şehri olarak bilinir çoğunlukla.. Osmanlı devletinin Yükseliş Dönemi Padişahlarının büyük bir çoğunluğu sancakbeyi olarak buraya atanmışlar. Burada edindikleri bilgi ve beceriler ile Devlet yönetiminde büyük başarılara imza atmışlar. Bu geçmişinden mütevellit Yeşilırmak kenarında bu padişahların en mühimlerinin büstleri kondurulmuş. :)


Yine aynı güzergah üzerinde Coğrafyacı Strabon’un bir heykelini görüyoruz. Meğer Strabon Amasyalıymış gııı :) Strabon’a göre çok eski çağlarda Amasya Amazonların memleketiymiş. Bu Kenti Amazon Kralı Amasis kurmuş ve adını da “Amaseia” koymuş. Amasya adı da burdan geliyomuş. Bir Urfa gelini olarak Amazonların Urfa’da yaşadığını biliyordum. Demek ki kız alıp verdiler :))))))) hala kızını vermeye yer beğenmeyenler var :) Beğenmeyenlerr bakın Amazonlara örnek alın az :)


Bu güzel şehre dalıp gitmişken karnımızın gurultusu bizi silkeledi:) Roma döneminden kalan tek köprü olan ve halk tarafından alçak köprü olarak adlandırılan köprüden geçerek yöresel lezzetleri tadacağımız restorana doğru gidiyoruz.


Karşıya geçtikten sonra Tarihi Osmanlı Konakları arasında ufak bir gezintiden sonra restorana varıyoruz.





Amasya manzaramız eşliğinde yöresel lezzetler olan Keşkek ve Bakla Dolmasını tadıyoruz. Fiyatlar lezzetle kıyaslanmayacak kadar uygun :)


Karnımızı bir güzel doyurduktan sonra Amasya Kalesi’ne çıkmaya karar veriyoruz. Çıkması biraz meşakkatli ama kesinlikle değer. Mükemmel bir manzara…




Kalenin dayandığı Harşena Dağı üzerinde Kral Kaya Mezarları bulunuyor. Bu mezarlar zamanında burada hüküm süren Pontus Kralları için yapılmış. Zaman içinde bu mezarlar zindan olarak, inziva mağarası olarak kullanılarak günümüze kadar ulaşmışlar.




Kale etrafındaki gezintimizi tamamlayıp, Elele tıngır mıngır iniyoruz merdivenleri. Hedefimiz çarşıya inip Amasya'ya özgü ürünlerden alıp yola koyulmak :) Kısa ama çok keyifli bir yolculuğa çıkardı bizi Amasya... Sağ olsun. Var olsun.. :)





Ne zamandır aklımda olan Madam'ın kahvesinin birdenbire karşıma çıkması bu kenti daha bi sevdirdi bana :)






Alacağımızı aldık :) Hoşçakal AMASYA :)