26 Eylül 2015 Cumartesi

BİR GÜZEL HARMONİ : HATAY

Bir cumartesi sabahı kahvaltısı yaparken bu hafta sonu ne yapsak diye konuşuyorduk. Program yapmak için biraz geç kaldığımızı farketmiş olmanın hüsranı çöktü üstümüze.. Neyse ya dedik Antep’e gidelim en azından. Hızlıca hazırlandık, termosumuzu doldurduk ve düştük yollara.. Antep’e varmak üzereydik kii karar değiştirdik ayy dedik Hatay’a mı gitsek? :) Işık hızıyla karar alma ve değiştirme işlemlerimizin ardından Hatay’a doğru yol almaya başladık. Gitmek istediğimiz en uzak nokta olacak olan Arsuz’a doğru yol aldık. Yola geç çıktığımızdan dolayı gün batımında İskenderun-Arsuz yolundaydık ve bu muhteşem manzara eşliğinde mest ola ola Arsuz’a vardık.



Şirin mi şirin bir ilçe Arsuz. İçerisinden geçerek Akdenize dökülen Arsuz Çay’ı buraya çok güzel bir hava katmış. :) Çok havalı bir ilçe :) İki katlı bahçeli evlerden oluşan kentsel dokusu ile de havasına hava katmış. Biraz sokaklarında yürüdükten sonra ikimizde kurt gibi acıktığımızı farkettik ve güzel bir balığı hakettiğimizi düşünüyorduk. :) Arsuz Çay’ı boyunca karşılıklı ahşap iskeleler var ve bunların üzerinde balık restoranları… Yemede yanında yat derler ya aynen öyle :)


Arsuz’daki mini gezimizi tamamladıktan sonra vaktimizin kısıtlı olması sebebiyle Antakya’ya doğru yol alıyoruz. Balığı yedik künefeyi yemeden olur mu hiç diyoruz :) Antakya’da kalacak yerimizde biraz soluklandıktan (10 dakika kadar) duramayıp çıkıyoruz dışarı :) Her zaman düsturumuzdur. “Bir şehrin sokaklarında yürümediğin müddetçe tadına varamazsın.” En azından biz varamıyoruz. :) Heyecanla yürümeye başlıyoruz sokakları ve Asi Nehri kenarında buluyoruz kendimizi. Hep kötü kokar derlerdi artık islah edilmiş olduğundan mıydı neydi biz koku almadık. Nehir boyunca elele yürüdük hiç bilmediğimiz bu şehri seyre dalarak.


Asi Nehri bölgede güneyden kuzeye yani ters yönde akan tek nehirdir. İsminin bu nedenle Asi olduğu söyleniyor. Bazı İnanışlara göre de Hz. Musa Kızıl Denizi asası ile ikiye ayırdıktan sonra Asi Nehri ters akmaya başlamış. Nehir boyunca yürürken Hatay Devlet Meclis binasını görüyoruz. Şimdilerde kültür merkezi, kafe, büfe olarak kullanılıyormuş. Neyse yorum yapmayacam.. :)


Sırtınızı Meclis binasına verin, dimdik gittiğinizde karşınızdaki sokaktan da dümdüz gittiğinizde -harika yol tarif ederim- bir künefeci var akla zarar :) biz bilmeden gittik sonra öğrendik ki meşhurmuş zaten ama ismini vermiyorum keşif hazzı size kalsın :) daha ne diyeyim dimdik gidin işte :)

Neyse künefelerimizi de bir güzel gömdükten sonra :) o tatlı sarhoşlukla halden düşüyor ve otelimizin yolunu tutuyoruz :) gelmesi iyiydi de dönmesi zor oluyormuş :) birbirimizi ite ite varıyoruz ve dinleniyoruz. 

O sabah güneş bizim için Antakya'da doğuyor ve hazırlanıp çıkıyoruz otelden. Rotamız Harbiye Şelaleleri. Burada bizi hediyelik eşya satan minik dükkanlar karşılıyor.


Bu istikametten devam edince de harika bir doğa ile karşı karşıya kalıyoruz.. Orman, Şelaleler, Kuş sesleri.. hasılı doğa.. Biraz gezindikten sonra kahvaltı yapacağımız yeri seçiyor ve oturuyoruz. Enfes bir kahvaltı.. Malum Antakya mutfağı meşhurdur. İçerisindeki o kozmopolit harmoni, mutfağına da yansımış. 




Geleliimm Harbiye efsanesinee.. Yunan mitolojisinde Zeus’un oğlu Apollon bir gün gökyüzünde Aşk Tanrısı Eros ile karşılaşmış ve onun okçuluk kabiliyeti ile ilgili alaycı sözler söylemiş. Bunun üzerine sinirlenen Eros, Apollon’a oklarının tadını tattıracağına yemin etmiş. İki ok hazırlamış; bunlardan biri saplandığı kişiye sonsuz aşk ve tutku verecek; diğeri ise aşktan tamamen uzaklaştıracakmış. Günlerden bir gün Apollon ülkesinde oturmuş lirini çalarken, (hayalimde beliren sahne BKM de Ersin’in hali:))) ormanda tek başına dolaşan güzeller güzeli su perisi Daphne‘yi görmüş. O sırada intikam vaktinin geldiğini anlayan Eros, aşk okunu Apollon’un kalbine saplamış. Apollon, Nehir Tanrısı’nın kızı olan Daphne’ye sırılsıklam aşık olmuş. Fakat ne yazık ki nefret oku da Daphne’nin kalbine saplanmış. Daphne, Apollon’dan sürekli kaçmış ve aşkını reddetmiş. Işığın ve müziğin tanrısı güçlü ve yakışıklı Apollon her gün ormana Daphne’nin güzelliğini seyretmeye gidermiş. Apollon’dan korkan Daphne bir gün yine kaçarken, artık daha fazla dayanamayacağını anlamış. Bunun üzerine toprak ana ve babası Nehir Tanrısından yardım istemiş. Apollon tam Daphne’yi yakalayacakken, genç kızın vücudu birden ağırlaşmaya, ayakları toprağa doğru kök salmaya başlamış, kolları dallara, saçları yapraklara dönüşmüş. Güzeller güzeli Daphne, artık sonsuza dek Defne Ağacı olarak kalacakmış. Apollon ona ulaştığında kalp atışları halen duyulmaktaymış. Bunu gören Apollon çok üzülmüş ve ağaca sarılarak ona çok aşık olduğunu, ağacı sonsuza dek yaşatacağını ve onu unutturmayacağını söylemiş. Bundan böyle Apollon’la özdeşleşen Defne yaprağı, kahramanların tacı olarak zaferi simgelermiş. İlginç :) 

Harbiye’de güne güzel bir başlangıç yapmış olmanın enerjisiyle Arkeoloji Müzesine gidelim dedik.. Yol üzerinde St. Pierre Kilisesinin tabelasını görünce uğramaya karar verdik. Yüksekçe bir yerde bulunan bu kilise mağara olması sebebiyle dikkatimizi çekti. Tabelayı takip edip düldülümüzü park ettik. Kapımızı centilmen çocuklar açtılar hemen ve rehberlik hizmetimiz başladı. Merdivenlerden çıkıp giriş kapısına geldiğimizde ise çocuklardan biri “Aha işte burası senpier ama içeri para verip girmeyin çünkü içerde hiç bişey yok” :) Biz o minik kalpli yüce insanı dinlemedik tabi ki güldük geçtik :) keşke dinleseymişiz :) Manzara için gidilir ama St. Pierre’i tanımadığımızdan bizim için pek bir anlam ifade etmemişti. Sonrasında İtalya ‘ya gittiğimizde yav dedik bu bahsettikleri St. Pierre bizim St. Pierre mi? :) Şaka bir yana tüm inançlara saygımız sonsuz. 


St. Pierre Kilisesinden sonra yolumuza devam ediyor ve Hatay Arkeoloji Müzesine gidiyoruz. Gezdiğimiz en iyi müzelerden biri mutlaka gidin tavsiye ederim.





Müzeden çıktıktan sonra dönüş yolumuz üzerinde olan İskenderun’a uğramaya karar veriyoruz. Çok vaktimiz olmadığından İskenderun sahilinde üç beş tur atıp karnımızı doyurup yolcu yolunda gerek diyoruz.. Bu kadar kısa zamanda bu kadar güzel yeri anılarımız arasına koymanın haklı gururuyla İskenderun’a veda ediyoruz. :) 



















7 Haziran 2015 Pazar

TATİL CENNETİ: ANTALYA

Antalya gezi hikâyelerimizin ilklerinden biri. Daha önce bir çok kez birbirimizden bağımsız olarak ziyaret ettiğimiz bu şehir, birlikte gidince ikimiz içinde çok farklılaştı… Daha da güzelleşti :) İlk olarak yorgunluk atmak adına 3 gün Alanya’da her şey dâhil :) bir otelde konakladık. Deniz-Kum-Güneş üçlüsüne bir nebze doyduktan sonra arabamıza atlayıp şehri tıngır mıngır gezmeye başladık :) 


Gezimize geçmeden önce otelde yaptığımız ve çook eğlendiğimiz bir su sporundan bahsetmek istiyorum :) "PARASAILING" :)


 Aşağı bakmadığınız sürece sorun yok :) hep ileri hep ileri :) Bu sporu şiddetle öneririm… Harika manzara, harika adrenalin, harika… Tatilinizi farklı kılacak ve anılarınızın arasında her hatırladığınızda keyifle anlatacağınız bir aktivite :)

Alanya’da bulunan otelimizden ayrılıp Kaleiçi’ne doğru yola koyuluyoruz. Surlarla ve denizle çevrili olan bu yerleşim Antalya’nın merkezidir. Dar sokakları, mimarisi ile bizi içine alıveren Kaleiçi sokaklarını adımlıyor ve yat limanına doğru ilerliyoruz. Önünden geçerken ikimizin de aynı anda ilgisini çeken butik bir otelde yerimizi ayırdıktan sonra kalacak yerimizi de bulmuş olmanın rahatlığıyla geziniyoruz. Kaleiçi kot olarak denizden baya bir yüksek,  sahile inmek için merdivenler kullanmanız gerekiyor. Biz sahile inmedik ama sahilde muhteşem bir manzaraya nazır bir restoranda karnımızı doyurup manzaranın keyfini çıkardık…:)




 Kaleiçi’nde şehri çevreleyen sur üzerindeki anıtsal bir kapı var. Hadrian Kapısı. Bu görkemli kapı Roma İmparatoru Hadrianus’un Antalya’ya gelişinin şerefine yaptırılmış, yaklaşık 2000 yıllık bir kapı..


Bir diğer durağımız günümüzde ibadete açık olmayan ama Antalya’nın simgelerinden biri olan Kesik Minare Camii. Köklü bir geçmişe sahip olan bu Camii, ilk dönemlerde kilise olarak inşaa edilmiş olsa da II. Beyazıt’ın oğlu Sultan Korkut tarafından Camiiye çevrilmiş. Geçirdiği yangında minarenin üst kısmının ağaç olması sebebiyle yandığından halk arasında Kesik Minareli Camii olarak bilinmekteymiş.




Kaleiçi’nde ve çevresinde gezinip alışveriş yaptıktan sonra yorulduğumuzu anlıyor ve otelimizin yolunu tutuyoruz. Kaldığımız yerin hikayesinden bahsetmek istiyorum :) Normalde işletme isimlerini kullanmamaya gayret ediyorum ama burası bize çok farklı bir lezzet verdi. İkimizin de dikkatini çekmesinden dolayı kalmaya karar verdiğimiz bu otelin çok güzel bir hikayesi var :) tamamen tevafuk :)

 

Otelin sahibi Antalya’ya gelip Kaleiçi’nde konaklamış. Konakladığı otelin tam karşısında harap, neredeyse yıkılmaya yüz tutmuş eski bir ev varmış, bahçesinde de adeta ait olduğu evi kucaklayan kocaman bir kauçuk ağacı varmış ve bu ağaca aşık olmuş :) O ağaç yüzünden ağacın çevresindeki iki tane konağı satın alıp bir butik otele dönüştürmüş :)Ortaya harika bir mekan çıkmış, dingin, sakin, huzur dolu… Restoran kısmının zemininde ortaya çıkan kültür varlıklarını da üzerini cam zemin ile kapatarak hem korumuş hem kullanmış :) İnanılmaz bir emek var burada ve ticari kaygının ikinci planda tutulduğunu size hissettiren bi işletme.. Biz çok sevdik Kauçuk’u :) Antalya’daki evimiz oldu :) havuz başında çaylarımızı yudumlayıp muhabbetin dibine vurmamıza şahitlik eden mekan :) Selam olsun :)