15 Kasım 2016 Salı

GÜZEL ATLAR DİYARI : KAPADOKYA


Kapadokya ne afilli isim değil mi? Ama baştan söylemeliyim, isminin hakkını veriyor bu arkadaş :) 

Kapadokya; 60 milyon yıl önce Erciyes, Hasan Dağı ve Güllüdağ'ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkan bölgeye denmekte.
Kapadokya bölgesi, başta Nevşehir olmak üzere Kırşehir, Niğde, Aksaray ve Kayseri illerine yayılmış bir bölge imiş.
Bu bölgedeki insan yerleşimi Paleolitik döneme kadar uzanmaktaymış. Hititler'in yaşadığı bu topraklar daha sonraki dönemlerde Hrıstiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuş. Kayalara oyulan evler ve kiliseler, bölgeyi Roma İmparatorluğu'nun baskısından kaçan Hristiyanlar için devasa bir sığınak haline getirmiş.

Biz bu nadide bölge ile karşılaştığımızda güneş bütün ihtişamıyla batıp yerini  2034 yılına kadar bir daha gözlemlenemeyecek olan Süper Ay’a bırakmıştı.


Göreme’de bulunan otelimize yerleştikten sonra biraz dinlenip terasa çıkıp bu özel manzaranın , Süper Ay’ın keyfini çıkarmasak olmazdı. Onca yorgunluğumuza rağmen bu keyiften mahrum kalamazdık :)



Sabah erken uyanalım telkinleriyle uyuduk ama her zamanki gibi kahvaltıya kıl payı yetişecek şekilde uyandık :) Kahvaltı esnasında gezi rotamıza karar veriyor ve yola düşüyoruz :) İlk durağımız Derinkuyu Yer Altı Şehri :) Peri Bacalarının arasından süzülen yolumuz bizi Niğde-Aksaray istikametine götürüyor. Aksaray'ı önüne aldın mı tamam :) 


Derinkuyu Yer Altı Şehri hakkında kısa bir bilgi vereyim öncelikle :) Kapadokya bölgesinin jeolojik oluşumu sayesinde inşa edilmiş sekiz katlı Derinkuyu Yeraltı Şehri, büyük bir topluluğu içinde barındıracak ve ihtiyaçlarını karşılayacak mekânlardan oluşuyor.

Derinkuyu'nun ilk yerlileri Asur kolonilerine kadar uzanıyormuş. II. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun zulmünden kaçan ilk Hıristiyanlar Antakya ve Kayseri üzerinden Kapadokya'ya gelerek buraya yerleşmişler. Bölgedeki yeraltı şehirlerini kuran ilk Hıristiyanlar, girişleri kolayca fark edilemeyecek şekilde yapılmış bu şehirlerde saklanarak Romalı askerlerin zulmünden kurtulabilmişler. Yeraltı şehirlerinde uzun süre dışarı çıkmadan yaşamak zorunda kalabilecekleri için erzak depoları, havalandırma bacaları, şarap imalathaneleri, kiliseler, manastırlar, su kuyuları, tuvaletler ve toplantı odaları yaparak alanlarını genişletmişler. Birbirine bağlı odalardan oluşan bu şehirlerde bazı odalar ancak bir insanın geçebileceği kadar dar tünellerle birbirine bağlanıyor. Tünellerin giriş çıkışlarında güvenlik nedeniyle tüneli kapatmak için kullanılan büyük taş silindirler var.






Mutlaka görülmesi gereken bir miras olan bu yeraltı şehri inerken heyecanla farkettirmiyor da çıkışta bizi baya bi yoruyor :) Derinkuyu’dan büyülenmiş bir şekilde ayrılıyor ve yönümüzü yine Aksaray’a veriyoruz :) bir sonraki durağımız Narlı Göl :) Tabelaları takip ederek hedefe ulaşmaya çalışıyoruz. Hafifçe bir tepeyi geçtikten sonra yolun bitiminde pat diye karşımıza çıkıyor bu göl:) Ani bir frenle duruyoruz :) Azcık korktuk ama olsun :) Bu yolda biraz yavaş gitmekte fayda var yoksa göle uçuyoruz korkusuyla karşı karşıya kalabilirsiniz:) Evet işte karşımızda Narlı Göl :)



Narlı göl kalderanın(cadı kazanı) tabanına oturmuş bir krater gölü ama buranın oluşumu ile ilgili ilginç bir efsane var. Gelelim bu gölün efsanesine :) Birbirlerini çok severek evlenmiş bir çift ve onların yeni doğmuş bebekleri, küçük, yoksul bir evde yaşarlarmış. Zaman gelmiş ve genç koca karısını ve bebeğini bırakıp askere gitmek zorunda kalmış. Zaman geçmiş, kış bastırmış. Fırtınalı bir günde köyün girişinde uzun beyaz sakallı, bastonlu, yaşlı bir adam belirmiş. Bitkin görünüyormuş, evlerin kapılarını tek tek çalmaya başlamış. Birazcık ekmek ve su istemiş köylülerden. Hiç kimse ama hiç kimse bu adama istediğini vermemiş, yüzüne çarpmışlar kapıyı. Bir ev dışında… Genç kadın aceleyle bir bardak su ve bir parça ekmek getirmiş yaşlı adama. Adam; “kızım çocuğunu da al ve şu dağa çık. Dağın tepesine gelene kadarda arkana bakma” demiş genç kadına. Kadın yaşlı adamın sözünü tutup yola koyulmuş. Tam zirveye varmak üzereyken yorulup ve birazcık da merakına yenik düşüp arkaya bakmış. O anda kadının göğsünden sular fışkırmaya başlamış. Öyle ki bütün köy sular altında kalmış. Kadın ve çocuk ise taşa dönüşmüşler öylece… Rivayet edilir ki; bu göl senede bir kurban alırmış ve hiç kimse o cesedi bulamazmış, ta ki yedi sene sonra göl cesedi dışarı fırlatana kadar. Ve yine rivayet edilir ki Narlıgöl kurban istediğinde bağırırmış… İlginç :)


Narlıgölden hızlıca :) ayrılıp Ihlara Vadisine doğru yola koyuluyoruz:) Ihlara Vadisi Melendiz çayının yüzyıllar boyunca aşındırması oluşmuş yaklaşık 150 metre derinliğinde bir vadi.












Mükemmel bir yürüyüş parkuru olmasının yanı sıra vadiyi oluşturan kayalarda yüzlerce kilise olduğu söylenmekte. Biz bir kaçını görebildik. En Meşhurları aynı zamanda :) Bunlar: Yılanlı, Ağaç Altı, Sümbüllü ve Kırk Dam Altı Kilise… Bütün kiliselerin temel özelliği olan haç şeklinde mimari bunlarda da hakim..


 




Güzel bir yürüyüşün ardından bizi Çay’ın üzerine ahşap iskele ile kurulmuş güzel bi dinlenme yeri karşılıyor. Teyzeler gözleme yapıyolar çay var daha ne olsun deyip çöktük mekana :) Lezzet tartışılır ama ambians şahane :)


 

 

 

 

Ihlara Vadisindeki gezintimizin ardından güneşin doğuşunu izlemek için Göreme’de bulunan Aşıklar Tepesine gidiyoruz :) Bizim mekan yani :P Havanın bulutlu olmasından mütevellit beklediğimiz gibi bir gün batımını bulamasak da :) bu tepeden Kapadokya manzarasını seyre dalmak yetiyor :) 








Güneş batınca bizde pilimizin bittiğini anlıyoruz :) Göreme’de üç beş tur atıp karnımızı doyurduktan sonra otelin yolunu tutuyoruz… Bu arada bu bölgede mağara odaların bulunduğu oteller mevcut. Nefes almada sıkıntı çektiğimden biz taş evde kalmayı tercih ettik ama mağara odalar daha güzeldi :) Eğer bir rahatsızlığınız yoksa şiddetle tavsiye :)



Kapadokya’daki son günümüz olması sebebiyle erkenden uyanmayı başarıyoruz :) Kahvaltının ardından ilk rotamız balonları izlemeye gidiyoruz :) Bu defa balonlara binmeye cesaret edemediğimizden izleyelim bari diyoruz :)



Daha sonraki rotamız Göreme Açık Hava Müzesi… Göreme Açıkhava Müzesi, M.S. IV. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar yoğun bir şekilde manastır hayatına ev sahipliği eden bir kaya yerleşim yeri.

 









Göreme de göreceğimizi gördük :) veda vakti… Düşüyoruz Ürgüp yollarına :) Çok tatlı bir ilçe Ürgüp Çarşısı sokakları mimarisi… Eee meşhur Asmalı Konak’ı ziyaret etmeden dönmek olmaz :) Çook güzel ve kocamaan bir konak :) 



Ürgüp çarşısından harika el boyama kaselerden aldıktan sonra gezimizin sonuna geliyor ve dönüş yolculuğuna hazırlanıyoruz. Zamanlamamız harika yola çıktığımız anda kar yağmaya başlıyor… Kapadokya ayrılığımıza dayanamayıp buz kesiyor adeta :) Üzülme Kapadokya yine geliriz :)

14 Kasım 2016 Pazartesi

AşK'IN BAŞKENTİ AMASYA




Neden mi Aşk’ın Başkenti dedim? Efsaneleşmiş Aşk hikayeleri ile ölümsüzleşen Ferhat  ile Şirin’in memleketindeyiz de ondan :) Şehre girdiğimiz anlarda Ferhat İle Şirin’in heykelleri karşılıyor bizi. Durup bakınalım diyoruz ki burasının Aşıklar Müzesi olduğunu öğreniyoruz. Ferhat ile Şirin’in memleketi olması sebebiyle burada efsaneleşmiş diğer aşk hikayelerinin kahramanlarının heykellerinin olduğu ve Aşk’ ın hallerinin anlatıdığı bir müze yapılmış. Çok güzel olmuş bence :) 

Eee memleketlerine gelmişiz şimdi hikayeyi bir anımsayalım derim ben. Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir. Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir'e suyu getir, Şirin'i vereyim” der, demesine de su, Şahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir. Ferhat'ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde. Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır. Ferhat’ın dağları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da, acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Şirin'in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat'ın başı döner, dünyası yıkılmıştır zaten “ŞİRİN !” seslenişleri yankılanır kayalarda. Ferhat'ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat'ın yanına. Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada. İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş, sevenlerin anısına, ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. iki sevgiliyi, iki gülü ayırmak için. :( 


Ferhat ile Şirin namı diğer Aşk Müzesinden ayrılıp, görmek için sabırsızlandığım yalı boyu evlerine varıyoruz. 


Genel itibari ile kentten bahsetmek gerekirse; Amasya canım ülkemizin Karadeniz Bölgesi’nde bulunan güzel mi güzel, şirin mi şirin, asil mi asil bir kent. Dağların arasından süzülen Yeşilırmak’ın oluşturduğu vadide kurulu olan bu kent, insanı içine hemen alıveriyor. Dağların heybetinden midir? Yeşilırmak’ın huzur renginden midir? İnsanı güvende hissettiriyor. Öylece oturup seyredesiniz geliyor.. O çetin dağları.. İnsanlığın yaşama azmini.. Yeşilırmak kenarında inci gibi dizilen tarihi Osmanlı konakları ise kentin kaymağı tabiri caizse :) 


Kentin güzelliği, şirinliği şöyle dursun birazda asaletinden bahsedelim.. Amasya Şehzadeler Şehri olarak bilinir çoğunlukla.. Osmanlı devletinin Yükseliş Dönemi Padişahlarının büyük bir çoğunluğu sancakbeyi olarak buraya atanmışlar. Burada edindikleri bilgi ve beceriler ile Devlet yönetiminde büyük başarılara imza atmışlar. Bu geçmişinden mütevellit Yeşilırmak kenarında bu padişahların en mühimlerinin büstleri kondurulmuş. :)


Yine aynı güzergah üzerinde Coğrafyacı Strabon’un bir heykelini görüyoruz. Meğer Strabon Amasyalıymış gııı :) Strabon’a göre çok eski çağlarda Amasya Amazonların memleketiymiş. Bu Kenti Amazon Kralı Amasis kurmuş ve adını da “Amaseia” koymuş. Amasya adı da burdan geliyomuş. Bir Urfa gelini olarak Amazonların Urfa’da yaşadığını biliyordum. Demek ki kız alıp verdiler :))))))) hala kızını vermeye yer beğenmeyenler var :) Beğenmeyenlerr bakın Amazonlara örnek alın az :)


Bu güzel şehre dalıp gitmişken karnımızın gurultusu bizi silkeledi:) Roma döneminden kalan tek köprü olan ve halk tarafından alçak köprü olarak adlandırılan köprüden geçerek yöresel lezzetleri tadacağımız restorana doğru gidiyoruz.


Karşıya geçtikten sonra Tarihi Osmanlı Konakları arasında ufak bir gezintiden sonra restorana varıyoruz.




Amasya manzaramız eşliğinde yöresel lezzetler olan Keşkek ve Bakla Dolmasını tadıyoruz. Fiyatlar lezzetle kıyaslanmayacak kadar uygun :)


Karnımızı bir güzel doyurduktan sonra Amasya Kalesi’ne çıkmaya karar veriyoruz. Çıkması biraz meşakkatli ama kesinlikle değer. Mükemmel bir manzara…


Kalenin dayandığı Harşena Dağı üzerinde Kral Kaya Mezarları bulunuyor. Bu mezarlar zamanında burada hüküm süren Pontus Kralları için yapılmış. Zaman içinde bu mezarlar zindan olarak, inziva mağarası olarak kullanılarak günümüze kadar ulaşmışlar.


Kale etrafındaki gezintimizi tamamlayıp, Elele tıngır mıngır iniyoruz merdivenleri. Hedefimiz çarşıya inip Amasya'ya özgü ürünlerden alıp yola koyulmak :) Kısa ama çok keyifli bir yolculuğa çıkardı bizi Amasya... Sağ olsun. Var olsun.. :)




Ne zamandır aklımda olan Madam'ın kahvesinin birdenbire karşıma çıkması bu kenti daha bi sevdirdi bana :)


Alacağımızı aldık :) Hoşçakal AMASYA :)





18 Ekim 2016 Salı

AH TAMARA !!




Ah Tamara ah
Ne güzellik bu böyle
Gündüzün Güneşi
Gecenin Yıldızı
Seni kıskanır Afrodit
Uğruna ülkeler fethedilen
Dilberler seni kıskanır.
Babil’in asma bahçelerinden
Demet, demet aşk demetlenir
Vaspuragan da yer gök yarılır
Anka kuşu kanadında Eros
Vostan da Tamara
Vostan’lı Tamara

Şiirlere konu olan hakkında efsanevi hikayeler anlatılan Akdamar adasındayııııız.

Akdamar Adası Van'ın Gevaş ilçesi sınırları dahilinde Van Gölü'nün içinde yer alan bir ada. Bu adada Ermeniler´den kalma bir kilise var. Bu adayı bu denli kıymetli kılan bu kiliseymiş gibi bir algı oluşsa da adaya yolculuğunuz başlar başlamaz doğanın sunduğu güzellikler büyülenmenize sebep olacak. Muazzam bir doğa.. Muazzam bir manzara.. Ben şiir bir kızın güzelliğini tasvir ederken bu manzaranın güzelliğiyle büyülenmiş bir şairden çıkmıştır diye düşünüyorum :) Tamara da kimmiş peh :P Kıskanmak mı? ben mi? ahaha yok artık :D


Tekne ile başlıyor yolculuğumuz, yaklaşık 30 dakika süren bir yolculuğun ardından adaya varıyoruz.

Eveett geleliimm efsaneye.. Zamanında bu adada yaşayan Ermeni baş keşişin güzelliği dillere destan Tamara adında bir kızı varmış. Adanın çevresindeki köylerde çobanlık yapan bir genç bu kıza âşık olmuş. Bu genç Tamara ile buluşmak için her gece adaya yüzermiş. Tamara ise ona gece karanlığında yerini belli etmek için bir fenerle beklermiş. Bundan haberdar olan kızın babası, fırtınalı bir gecede elinde fenerle adanın kıyısına iner ve sürekli yer değiştirerek gencin boşuna yüzüp, gücünü yitirmesine neden olmuş. Yüzmekten gücünü yitirip, yorulan genç çoban boğulmuş ve boğulmadan önce son nefesiyle "Ah Tamara!" diye haykırmış. Bunu duyan kız da hemen ardından kendini gölün sularına bırakmış. O günden sonra ada Ah Tamara! ismi ile anılırmış.

Acıklı bir hikaye… Hayırlısı olsun ne diyelim :) Ada üzerindeki ufak bi gezintiden sonra kiliseye varıyoruz. Kilise üzerinde Ermeni inancına göre çeşitli sahneler işlenmiş.






Kilisenin dışında daha yeni restorasyon yapılmış odalar var. Bu kilise aynı zamanda bir okulmuş.

Ada etrafında güzelce bir geziniyor ve adanın, doğanın, manzaranın tadına varıyoruz.



Teknemize biniyor ve güzelim, caanım adadan ayrılıyoruz…

Ahh Tamaraa!!