17 Temmuz 2016 Pazar

NAPOLİ: BİR TUTAM KARMAŞA :)

Napoli’ye gitmeden evvel düzensiz trafik, kargaşa ve bazı semtlerin tekin olmaması gibi bilgiler duyduğumuzdan hazırlıklı başladık gezimize:) Sırt çantalarımız önümüze kanguru stayla alındı. Cüzdan telefonlar en güvende saklandı, eller kenetlendi ve başladık şehri adımlamaya:)



Napoli bir liman kenti ve çok sayıda göçmen nüfusu var.. Bu karmaşanın asıl sebebi de bu yani. Kenti gezmeye başladığımızda bir an İstanbul’u anımsadık. Özellikle Karaköy, Galata bölgelerini anımsattı bize Napolicik:) Tabi ki İstanbul’umuz daha güzel deyip bi gerineyim şöyle bii:) Bu kentte ekonomik seviye biraz düşük bu hemen hissettiriyor kendini.. Gerek fiyatlar gerekse de insan profillerinden anlıyoruz bunu. En iyi yanı ise ekonomik sebeplerden dolayı eğlence olayını sokağa taşımış olmaları:) bir yerden geçerken oraya takılıp kalıyorsunuz ama opera yapan amca favorimizdi. Yoldan geçen bi vatandaşın ona misilleme yapar gibi eşlik etmesi ise son derece eğlenceliydi :)
Milano’da gördüğümüz galeri ile çok benzer bir mimariye sahip Umberto Galerisi’ne de hayran oldum. Bu galeri olayını çok iyi yapmış bu İtalyanlar:) 

 

Napoli’nin limonu meşhurmuş.. Kocaman kocaman limonlardan bici bici yapıyorlar valla bizim yorgunluktan mıydı neydi çok sevdik bu meleti:) E tabi pizzasıda meşhur demiyorum :) Malum İtalya’dayız:)


Napoli’nin en işlek caddesi olan via Umberto boyunca yürüyoruz. Bu caddeye açılan sokaklar hep eğimli :) “Ayy kim çıkacak şimdi” modu oturmuş üstümüze :) Neyse birine giriyoruz:) çok devam etmeden geri dönüyoruz. Bu şehir arka sokaklarına dalıp kaybolmak isteyeceğimiz bir şehir değilmiş:) Onu anlıyoruz :)




Tüm karmaşasına rağmen Napoli sevdiriyor kendini.. Sıcak bir şehir insanı alıveriyor içine. Yine gidilir mi? Gidilir valla :) 






POMPEİ: ÜRPERTİCİ ŞEHİR

Pompeideyiz… Daha önce belgesellerden görüp her seferinde hayretle “Nasıl ya?” diyerek izlediğimiz şehirdeyiz. Pompei M.S.  24 Ağustos 79 yılında Vezüv Yanardağının patlaması ile çıkan küllerin şehri bir anda sarmasıyla oluşan bir şehir.


 


Zenginliği, sınır tanımaz yaşam tarzı ile her türlü ihtişamın doruğunda olan bir kent düşünün denize doğru kurulmuş mimarisi ile tüccarların limandan çıkıp direk ulaştığı çok renkli hayata sahip bir yer.

 


İnsanlar gece boyu sokaklarda şarap içip, türlü eğlencelerle günlerini geçiriyorlarmış bu dönemde eşcinsellik ön plana çıkmaya başladığından kentin bir şekilde lanetlendiği de söylenmekte. Çok zengin, çok kültürlü, çok hareketli bir kentmiş o zamanlarda.


 


Önce depremler olmaya başlamış oluşan  hasarın karşılanması için Pisa’lı yöneticiler Roma’dan yardım istemişler ama zaten çok zengin olduğu nam salmış bir kent olduklarından kimse önemsememiş, depremler sarsıntılar devam etmiş ama pek dikkate alınmamış nedense, sonunda bir gece aniden Vezüv yanardağı simsiyah dumanlar ve zehirli gazlar saçarak patlamış.

 

Bu zehirli gaz ve sıcaklık patlaması ile insanlar sabahın erken saatlerinde neye uğradıklarını şaşırmışlar aniden yayılan zehirli gazlar ve küller boğazlarında birden taşlaşmış ve ilk ölümler bu şekilde gerçekleşmiş. Kimisi sıcak şok dalgasıyla yanarak kimisi ise çıkan gaz ve toz bulutundan zehirlenerek ölmüş. Halk büyük bir panik içinde iken bazı zenginler kölesi kaçmasın diye onları eve zincirlemiş sonra limana doğru koşmaya başlamışlar. Şanslı olupta buldukları gemiye binip denize açılanlar kurtulduklarını sanıp sevinirken denizde birden tsunami oluşmuş ve dev dalgalar bütün gemileri karaya vurup paramparça etmiş. Denizden de kaçamayan halk etrafta kaçmaya çalışırken lavlar şehre ulaşmış, toz ve kül bulutu içinde bütün hayvanlar, insanlar ve her türlü canlı kaçamadan oldukları yerde küllerin altında kalmışlar, üstlerini örten lavlar ile o anda ne yapıyorlarsa o şekilde ölmüşler.




Bu korkunç olaydan yaklaşık 1900 sene sonra tamda her şey unutulmuş iken  bir köylü ya da çoban olan bir kişi kimine göre tarlasında değerli altın takılar bulmuş, kimine göre taş duvar kalıntılarını ortaya çıkarmış ve 1860 yılında  kazılar yapılmaya başlandığında “Giuseppe Fiovelli”  isimli İtalyan bilim adamı küllerin oluşturduğu katmanlar arasında cesetlerin olduğu boşlukları fark etmiş bunları ortaya çıkarmak için ilginç bir yöntem bulmuş; uygun bir yerden delik açıp içine alçı benzeri bir sıvı akıtmış ve sıvı taşlaştığı zaman etrafı temizlenerek insanların lav altında kalan bedenleri ortaya çıkmışlar. İnsanların yüzündeki o korkmuş ifade bile şuan taşlaşmış bedenlere baktığınızda anlaşılmakta…





Ürpere Ürperee Pompei gezimizin sonuna geliyoruz. :)



16 Temmuz 2016 Cumartesi

GÖLLER YÖRESİ: ALBANO VE NEMİ GÖLLERİ

İtalya’nın meşhuuurr krater göllerini görmek için düştük yollara.. İlk rotamız Albano Gölü.. Bu doğa harikası Castel Gandalfo kasabası sınırlarında yer alıyor. Bu kasaba şimdilerde Papa’nın yazlığı olarak biliniyor. 


Krater göl ama öyle küçük de değil. Kıyısında kasabalar barındıracak büyüklükte. 6 km2’lik bir alanı kapsıyor.


İlginç bir detay Castel Gondolfo’da yaşayanların ortak kararı ile bu kasabada göle ancak bu kasabada ikamet edenler girebiliyormuş. Herkes kapısının önünde oynasın mantığı :)


Burada zaman geçirip manzaraya doyduktan sonraa muhteşem bir diğer manzarayı takip edip koyuluyoruz Nemi Kasabası’nın yollarına :) Kasaba’ya varır varmaz apartmanların balkonlarında kocaman çilek objelerini görüyoruz. Güzel mi güzell şirin mi şiriin bu kasabayı görür görmez seveceğimi anlıyorum. 

 

Heyecanla yürüyoruz eğlenceli sokaklarında. Ufak ufak dükkanlar önlerinde minicik dağ çileği, çilek, böğürtlen gibi leziz meyveler bulunuyor. Bi yandan çileklerimizi yerken bir yandan dağ kasabasına adını veren Nemi Gölü’nü görmeye gidiyoruz. 


Ondan sonrasııı huzur..:) Yeşilin içinde pembeli morlu çilek kokulu dağ kasabasına bu doğa harikası mavide eklenince gözlerimizde yüreğimizde şenleniyor :) 



 




Dünya varmış deyip iyice gerinip havasını ciğerlerinize doldurup rahatlayacağınız bir yer Nemi ve şiddetle tavsiye yolunuzu düşürün:)







15 Temmuz 2016 Cuma

ROMA: GEZMELERE DOYAMADIĞIMIZ ŞEHİR

Romadayıızzzzz:) İtalya’nın en nadide şehrinde.


Heyecanla adımlıyoruz yolları. İlk rotamız meşhuurr Kolezyum:) Ufukta hedef görünür görünmez parmaklar deklanşöre daha bir hızlı basmaya başlıyor. Bu heybetli yapı ne mutlu ki artık daha güzel şeylere vesile olmanın gururuyla duruyor işte orda. Dünyanın hemen hemen her yerinden insanı çevresinde toplamak gibi ulvi bir görevi taşıyor şimdilerde. Artık izlediğimiz filmlerin etkisinde kaldığımızdan mıdır nedir bir yerden kaplan falan çıkar hissine kapılıyoruz. “Aman bey çekelim resmimizi de gidelim Maazallah Sezar doldurur”:)


Yönümüzü meşhur Aşk Çeşmesine çeviriyoruz.  Yüreğimiz kıpır kıpır, elele düşüyoruz yollara yine. Yolda giderken bizim Aşk Çeşmesi diye bildiğimiz yerin adının Fontana di Trevi olduğunu öğreniyoruz. Ve üstelik meali Aşk Çeşmesi değilmiş:) olsun diyoruz. Giderken gidip önünde romantik resimler çekme hayalini kurduğumuz çeşmenin başına gelince mahşeri bir kalabalık görüyoruz. Hayallerrr.. Hayatlaarr.. düşe kalka zar zor eğrile doğrula hatıra resmi çektikten sonra oturacak bir yer bulup resim çeken insanları izleyip eğleniyoruz:)


İspanyol Merdivenlerine doğru yürüyoruz. Piazza Di Spagna.. İspanyol Konsolosluğunun yakınında olduğundan İspanyol Merdivenleri demişler. Çok keyifli..Sıkılmadan saatlerce oturup insanları izleyebileceğiniz bir alan..Yazık ki restorasyondaymış camların ardından bakmakla yetiniyoruz. Çok ilginç bulduğum bir anımızı paylaşalım. İspanyol merdivenlerine paralel olarak çıkan merdivenleri kullanarak yukarı doğru çıkarken piyano sesi geliyor bir mekandan. Merakla dayanamayıp kafamı uzatıyorum içeri ki ne göreyim? Jilet gibi giyinmiş piyanist sanatını icra ediyor ve burası Kuaför.. Biz şok :)


Yönümüzü en çok merak ettiğimiz Antik Roma’dan kalma bir tapınak olan Pantheon’a çeviriyoruz. Yapı kusursuz ve çok iyi korunmuş. Kubbesi muazzam.. Görülesi bir yapı..


Piazza Novana’ya geçiyoruz. Pantheon’a yakın bir konumda bulunan bu meydana ba-yıl-dık.  Meydanın orta yerinde Quattro Fiumi(dört nehir çeşmesi) bulunuyor. Ve sokak sanatçıları bu meydanın olmazsa olmazı. Quattro Fiumi’nin ortasından Sultanahmet Meydanı’ndaki gibi dikilitaş yükseliyor ve dikilitaşın tepesinde ise bir güvercin var ve bu güvercin doğuya bakıyor. Dikilitaşın doğudan getirildiğini temsilen.. Navona meydanında keyif dolu vakit geçiriyoruz.





Roma meydanlarıyla ve çeşmeleriyle ünlü bir şehir. Çok sevdiğimiz bir diğer meydan ise Piazza Del Popolo.. Konum olarak çok güzel bir yerde bulunan bu meydanında ortasında bir dikilitaş bulunuyor.



Piazza Del Popolo’dan dümdüz devam ediyor ve Piazza Venezia’ya doğru ilerliyoruz. Bu meydan heybetli bir yapı olan Vittorio Emanuele anıtı ile biliniyor.




Castel San’t Angelo (Kutsal Melek Kalesi) neredeyse iki yüzyıllık bir kale. Pantheon’u yaptıran İmparator Hadrian bu Kaleyi kendi küllerinin buraya serpilmesi için yaptırmış. Bir nevi türbe. Şu anda müze olarak kullanılıyor. Bu da Roma’nın başyapıtlarından biri.



Roma kazan biz kepçe bir güzel şehri gezdikten sonra biraz soluklanıp şehri birde gece görelim diyoruz. Hava kararınca daha da güzelleşiyor şehir. Şehrin ortasından geçen Tiber Nehri üzerindeki köprüden Vatikan’ın görkemli ışıklarını izliyoruz. Sokak sanatçılarının yaptığı müzik eşliğinde dans ediyoruz. Tiber Nehri kenarında sadece akşamları kurulan eğlence alanlarında geziniyoruz. Burada bulunan kafelerde vakit geçiriyoruz. Roma sokaklarında sokak sanatçılarına dalıp hep birbirine benzeyen sokaklarda kaybolup ufak krizlere giriyoruz.. Yolumuzu bulmak için kriz anında aklımıza gelen tek kelime olan “river” ile yolumuzu bulmanın haklı gururunu yaşıyoruz. El-hasıl Roma’yı çok ama çok seviyoruz.. :)







14 Temmuz 2016 Perşembe

SİENA: TARİH KOKAN ŞEHİR

Siena şehrin girişinden itibaren kimliğini ortaya koyan UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmış bir şehir. Klasik Orta Çağ mimarisinin en iyi örneklerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Şehrin girişinde kemerli bir kapıyla karşılıyor bu şehir bizleri ve o kapıdan geçer geçmez labirent gibi sokaklarının içine çekiyor. Kırmızı tuğla yapı malzemesinin ilk kullanıldığı şehirmiş Siena. Bu yüzden şehirdeki bütün binalarda hep bu malzeme kullanılmış. Bolonya ile bu açıdan benzeşiyorlar. Ama şehrin genel havasına baktığımızda Siena çok daha mistik bir havaya sahip. Siena’ya girerken aracımızı giriş kapısında park edip yürüyerek devam ediyoruz. 



Şehrin en önemli alanları Siena Katedrali ve Piazza Del Campo Meydanı. Bu meydan yuvarlak ve merkezden çevreye doğru hafif eğimli bir pelerini andırıyor. Meryem Ana’nın pelerinini simgeliyormuş zaten. 


Meydanın çevresinde at yarışı pisti mevcut. Her yıl iki kez düzenlenen geleneksel yarışlar “Palio Di Siena” olarak biliniyor. Bilinen pistlerin aksine toplanma ve seyir alanı meydanda, yarış ise meydan çevresinde gerçekleşiyormuş. 



Eğimli bir alan üzerine kurulmuş olan Siena bizi adeta 1300’lü yıllara götürüyor. Sokaklarında dolaşırken çeşitli hayvan figürleri görüyoruz. Her semti temsil eden bir figür varmış. Kartal, Tırtıl, Salyangoz, Baykuş,  Ejderha, Zürafa, Kirpi, Tek boynuz, Dişi Kurt, Deniz Kabuğu, Kaz, Dalga, Kara Panter, Orman, Tosbağa ve Kule.. Geleneksel olarak düzenlenen at yarışlarında her semt yarışçısı kendi figürüne ve rengine uygun giyinirmiş.



Siena’daki diğer bir önemli konu ise 1240’lı yıllardan itibaren tıp ve hukuk alanında eğitim veren dünya çapında ün yapmış Siena Üniversitesi’nin bulunması. Üniversitede eğitim devam ediyor. Zaten bu şehirde insanı hayrete düşüren şey tarihi yapıların koruma kullanma dengesine uygun olarak kullanılmaya devam edilmesi. Piazza Del Campo Meydanında bulunan Belediye Binası’da bu konuda verilebilecek en güzel örnek.


Siena’da gezerken belli bir süre sonra duvarlar üstümüze üstümüze gelmeye başladı. Tamam, iyi hoş ta hiç yeşillik yokmuş diyorduk ki, varmış gördük. :) Buram buram tarih kokan bu ortaçağ şehri, kesinlikle görmeye değer.. :)





VATİKAN: DÜNYA’NIN EN KÜÇÜK DEVLETİ

Vatikan’ı Roma içerisinde görülmesi gereken yerlerden biri olarak düşünenlere sesleniyorum. Bizde öyle düşünüyorduk ama değilmiş. :) Tabi bi taşla iki kuş vurmanın (farketmeden iki ülke gezmiş olmanın) vermiş olduğu o güzel hisle başlıyor gezimiz. Başlı başına bir ülke o yüzden bir tam gününüzü ayırarak dolu dolu gezeceğiniz görkemli yapılardan oluşan bir devlet. En önemli yapısı ise San Pietro Bazilikası..


Bu bazilikanın önünde kocaman bir meydan bulunuyor “San Pietro Meydanı” . Daha önce resmini bir çok kez gördüğümüz bu bazilika ve meydan bir bütün olarak çok farklı bir atmosfere sahip. Benini tarafından tasarlanan sütunlarla çevrili bu meydan Papa’nın halka seslendiği ya da çeşitli organizasyonların gerçekleştirildiği bir meydan.


Televizyonlarda Papa ile ilgili bir haberde ikinci olarak gösterilen bu yapı bütününün genel görünümünü görmek isterseniz kubbenin tepesine tabanvay 5, asansör 8 euro gibi alternatifle karşılaşacaksınız. Size uygun olanı seçip bu manzarayı mutlaka görün derim.


San Pietro Bazilikasının içine giriyoruz. Her yerinden ihtişam akan bu Bazilika bize manevi olarak pek bişey hissettirmese de mimari olarak gördüğümüz en iyi yapılardan biri. Ve kesinlikle görmeye değer.



Vatikan'daki muhafızlar İsviçreli paralı muhafızlar. Ve çok ilginç olan bir kıyafet giyiyorlar.Biz görünce gülmeden edemedik :) Sonra öğrendikki bu müthiş! kostümü, Bazilika içerisinde bulunan ve detaylarına hayran kaldığımız Meryem-İsa temalı heykeli tasarlayan Michelangelo tasarlamış. İlginç :)




Vatikan Müzeleri dev bir müze kompleksi. Bu alana online rezervasyonla o uzuunn sırayı beklemeden girebiliyorsunuz. İçeride kamera çekimine izin verilmediği için göz lenslerinizi bu görsel şölene hazırlayın :) zaten içeride çekilecek o kadar çok şey var ki iyi ki izin verilmiyor diye düşünüyorum:)


Bir ülke adı altında iki ülke görmüş olmanın haklı gururuyla veda ediyoruz Vatikan’a. :)