31 Ağustos 2017 Perşembe

TÜRKİYE'NİN EN UZUN KANYONU: SAKLIKENT



Saklıkent Kanyonu onbeş yıl önce bir keçi çobanı tarafından bulunmuş bir doğa harikası:) Çoban o gün bir doğa harikasını keşfetmekle kalmamış, yeni bir sektöre de adım atmış. Şimdilerde burada bulunan restoranı işletiyor. 17 km'lik uzunluğa 200 m yüksekliğe sahip bu kanyon Türkiye'nin en uzun kanyonu... 

 

Saklıkent Karaçay'ın yeri oyarak meydana getirdiği derin, dar, dolambaçlı bir boğaz olarak biliniyor. Aynı zamanda Fethiye ve Kaş'ı birbirinden ayıran büyük likya depremi sonrası oluştuğu da rivayet ediliyor. Bildiğiniz üzere kanyonlar çoğunlukla suların çok hızlı aktığı yukarı bölümlerinde, yağmurun yağarak nehrin yatağını yumuşatamadığı kurak bölgelerde olur. Bu husus düşünüldüğünde deprem sonucu oluştuğu daha mantıklı geldi bana.

 

 
Nasıl oluşurlarsa oluşsunlar :) kanyonlar, yeryüzünde görülmeye değer en muhteşem doğal manzaralardan biridir. Ve Saklıkent kanyonu da bunlardan biri.
Kanyon girişinde tahta bir köprü ile belli bir noktaya kadar yürüyoruz. Bu köprünün sonunda Karaçay'ın ufak bir şelale olup döküldüğü alandan buzz gibi suya girerek kanyonu keşfe başlıyoruz. Bu ilk nokta biraz tehlikeli ama ip gerilmiş bu ipe tutunarak daha kolay bir şekilde geçebiliyoruz. Belirteyim kanyona ayakkabı ile girmeniz gerekiyor. Bu yüzden deniz ayakkabılarınızla gelmenizde fayda var. Ben unutmuştum çok sorun olmadı ayakkabılarım bez olduğu için ama yine de siz unutmayın:)

 

 

 
 
İlk giriş noktasından sonra su seviyesi beklediğimizden çok daha azdı. Mevsimden sanırım ilkbahar aylarında dize kadar su oluyormuş.  Bazı yerlerde kanyon genişliği 2m ye düştüğünden tedirgin bir yolculuk bu ama merak hissi ağır basıyor:) 


 


 

Kanyonun sonuna kadar gidemedik maalesef.. 17 km dile kolay :) ama çok keyifli bir deneyim oldu bizim için :) Fethiye'ye gidenlere bir günlerini buraya ayırmalarını tavsiye ediyorum. Keyifli ama bir o kadar da eğlenceli bu yürüyüşün ardından nehir üzerine kurulmuş restoranda balıkları midemize indirip :) kendimizi ödüllendiriyoruz:)
Gitmeyi planladığımız bir yeri daha gezip görmüş olmanın verdiği hazla yüzümüzde kocaman bir gülümseme ile ayrılıyoruz Saklıkentten:)

 

Sevgiler...

30 Ağustos 2017 Çarşamba

PATARA ANTİK KENTİ



Patara, Türkiye'nin turizm başkenti Antalya ilinin Kaş ilçesi sınırları içerisinde Kalkan'a çok yakın bir konumda olan bir antik kent ve yaklaşık 12 km’yi, bulan sahiliyle muhteşem bir plaj. Bölgedeki en uzun kumsalına sahip olan Patara, sığ denizi, incecik kumlu kumsalı, çılgın dalgalarıyla selamlıyor bizi :)

 

Patara, doğal ve tarihi zenginliklerin korunması amacıyla Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak ilan edilmiştir. Patara kumsalı, (Caretta caretta ve Chelonia mydas) türü Akdeniz kaplumbağalarının önemli üreme alanı.


Likya Uygarlığı'nın en eski kentlerinden olan Patara İ.Ö. 9. yüzyılda dönemin ana limanı durumundaymış. Ancak şimdilerde liman kumlar altında kalmış. Belli bir süre Likya Birliği'nin de başkentliğini yapan Patara'da aynı zamanda birlik toplantıları da meclis binasında düzenlenmekteymiş.  Likya Birliği içerisinde üç oy hakkına sahip altı şehirden biri olan Patara her dönem önemli bir merkez olarak varlığını sürdürmüş.
Adeta bir çölü andıran kumsalıyla Patara Yeşilçam filmlerinin çöl seti :) Aynı zamanda Noel Baba'nın da memleketiymiş burası :) Noel Babaya bak kurulmuş ticaret merkezine tabi dağıtır hediyeleri :)

 

Şu ana kadar ortaya çıkarılmış kalıntılar arasında en görkemli eser Roma zafer takı. MS. 1.  yüzyıldan kalma zafer takı bölgede görülmeye değer eserler arasında. Deniz kokusunun yanında tarih kokusunu da içimize çektiğimiz Patara çılgın dalgalarıyla kucaklıyor adeta bizi :) Ayı yavrusunu severken boğarmış derler ya :) Patara da öyle işte biraz:) tokat gibi çakıyor dalgaları, sonrada okşuyor ılık suyuyla :) Burada yüzemezsiniz ama çılgınlar gibi eğlenirsiniz dalgalarla :) Sonrasında parmağınızı oynatmaya halimiz kalmadı o ayrı:)

 

 

 


eee hikayelere bayıldığımı artık biliyorsunuz:) Mitolojide Patara'nın hikayesini anlatmadan dururmuyum:) ASLAAA:)
Kumlar altında kalan, istila edilmiş Patara Apollon ve Artemis’in doğdukları topraklarmış. Akdeniz’in taşkın suları ve kumlar altında kalan limanlar, kıyılar ve ovalar...Nedendir bilinmez Poseidon kızmış bir gün Likyalılara...Denizlerin, dalgaların, nefesi, hakimi imiş ya Poseidon, Likyalıları cezalandırmak için, kükreyip çıkmış denizlerin dibindeki sarayından. Üfledikçe fırtınalar kopmuş, dalgalar tepeleri aşmış, ovanın içine dek girmiş. Denizden karaya doğru gelen fırtınadan zayi olmuş tüm Xanthos Ovasının ürünü, bereketi.Fırtınalar böyle güçlü, günlerce devam etmiş ama Poseidon’un öfkesi durulmak bilmiyormuş. Likyalıların önderleri, anaları toplanmışlar, adaklar adamışlar sunaklarında kurbanlar kesmişler dinsin diye öfkesi Poseidon’un. Poseidon sakinleşmemiş, tüm sahiller ve Patara kenti sular, kumlar altında kalmış.Telmessos’taki kahinlere danışmışlar sonra, Tüm kahinler bir araya gelmişler ve sonunda bir karara varmışlar. “Tüm Eşen ovasının kızları, kadınları, Patara’dan batıya doğru el ele tutuşup dizilsinler. Utanan Poseidon üflemekten vazgeçer, sarayına çekilir, Xanthos Ovası, Likya halkı da kurtulur” demişler.Tüm kentlere yayılmış bu haber. Xanthos ovasının bütün kadınları, kızları akın akın inmişler Patara sahiline. Fırtınaya karşı gelmek çok zormuş ama onlar sıralanmışlar el ele kilometrelerce. Kadınlar dizilince sahil boyunca el ele, öylece beklemişler bir müddet. Utanmış Poseidon, homurdanarak denizin dibindeki evine çekilmiş. Fırtınalar durmuş, deniz sakinleşmiş, ovadan çekilmiş, canlanmış Xanthos ovası. Doğanın dirildiğini gören kadınlar çekilmişler ovanın içlerine, yerlerine yurtlarına doğru. Kurbanlar kesilmiş Poseidon’a, şenlikler yapılmış, yine neşelenmiş tüm Işık Ülkesi halkı. Ama Poseidon’un kızdığı o günden sonra içlerine dek gemilerin yanaştığı bir liman olan Patara kumlar altında kalmış Sadece kent girişinde tiyatro ve Likya lahitleri kalabilmiş günümüze.

Dalgalarla dans için Patara'ya yolunuzu düşürün dostlar..
Sevgiyle Kalın...


29 Ağustos 2017 Salı

LİKYA'NIN ONURLU KENTİ XANTHOS



Likya'nın dini ve idari merkezi olan Xanthos Antik Kenti, 1988 yılında Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası olarak kabul edilmiş. Fethiye'ye 55 km olan bu kent Muğla-Antalya il sınırı üzerinde.Bu kentin hikayesi beni çok etkiledi. O yüzden hemen paylaşıyorum sizlerle de :)

 

M.Ö. 545 'de kenti kuşatan güçlü Pers ordusuna karşı kahramanca karşı koyan Xanthoslular, çaresiz kalınca kendi kadın ve çocuklarını öldürüp evlerini yaktıktan sonra intihar etmişler. O sırada kentte olmayan 80 aile dışında bu kentte hayatta kalan olmamış.
Tarihçi Herodot’un anlattıklarına göre; “Pers ordusu başlarında komutanları Harpagos olduğu halde ,Xanthos Ovasına indiği zaman, Xanthoslular bitmez tükenmez kuvvetlere karşı, az sayıda güçleri ile dövüştüler ve yiğitlikte nam saldılar ama yenildiler. Kadınlarını, çocuklarını, hazinelerini, kölelerini kaleye doldurdular. Alttan ve yandan ateşe verdiler öyle ki yangın kaleyi yerle bir etti. Bundan sonra birbirlerine korkunç yeminlerle bağlanarak, düşmana saldırdılar. Savaşta tek kişiye varıncaya kadar, savaşarak öldüler. Bu ateşten yalnızca başka yerlerde bulunan Xanthoslular kurtulabildiler. Onlar şehri baştan kurdular."

 

Tarihi boyunca büyük istilalar ve felaketler yaşayan Ksantos'u, Roma döneminde de M.Ö 42 yılında Brutus işgal etmiş. Kentin ikinci kez kendisini yok edişi, Romalı Brutus'ün para ve güç toplamaya geldiğinde yaşanmış, Ksantoslular önce şehrin çevresine hendek açmışlar ve geçit vermemişler ama kent çabuk düşmüş. Likyalılar için tarih tekerrür etmiş ve onlar yine ailelerini kendi elleriyle öldürmek ve intihar etmek zorunda kalmışlar. (Yunan tarihçi) Plutarkhos'un anlattığı, belki de Likya tarihinin en acılısıdır. İşgalci Brutus'u bile gözyaşlarına gömer. Kucağında ölü çocuğuyla bir ilmeğin ucunda intihar etmekte olan Likyalı kadın, öbür eliyle evini ateşe vermektedir. Ne kendini, ne evini, ne de çocuğunu bırakmıştır düşmana.

 

  

  

Likyalıların tarihe damga vuran bu iki toplu intihar eylemi kan donduruyor değil mi? Bağımsızlıklarına ne kadar düşkün bir halkmış. Hikayesini öğrendikten sonra bu alan beni gezerken hayli ürpertti doğrusu... Bu insanların külleri üzerinde yürüdüğümüzü düşünmek... Ve büyük resimden bakacak olursak bastığımız her yerde bizden önceki halkların zerreleri olduğunu düşünmek... İnsanoğlunun acziyetini bir kez daha farkettiriyor... Ölüm her insanın mutlak sonu elbet... Lakin nasıl öldüğün mühim olan... Ganimet olarak mı... Onurlu bir halk olarak mı... İşte bütün mesele bu...
Bu onurlu halkın izlerini taşıyan kenti ziyaret etmenizi tavsiye ederim.
Sevgiler...